
CANSEL BUSE İNTİHAR ETMEDİ,KATLEDİLDİ!
Kayseri merkez Melikgazi ilçesi Demokrasi Mahallesi’nde geçen hafta tabancayla intihar eden 12’nci sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Cansel Buse K., matematik öğretmeni tarafından cinsel istismara uğradı. Okul idaresi ve yetkililerin duyarsız kaldığı bu olayda, Cansel aslında okulda tecavüzcüsünü görmeye dayanamadığı için intihar etti. Bir kez daha gördük ki erk zihniyet okulda, sokakta her yerde… 12’nci sınıf öğrencisi Cansel Buse aslında intihar etmedi, devlet aklının kadına bakış açısıyla sergilediği duyarsızlık ve suskunlukla katledildi.
Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve ölüm istatistikleri her geçen gün daha korkunç bir hal alıyor. 2016 yılının ilk ayında 36 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Türkiye’nin geneline baktığımızda kadın düşmanlığı, Diyanet fetvalarının örnek olmasıyla artıyor. Kadınların çalışma hakkına saldırılar gerçekleşmekte, cinsel saldırılar artarak devam etmektedir. Ayrıca savaş nedeniyle toplumun genelinde şiddetin yükseldiği bir durum yaşanıyor ve tüm bu nedenlerden ötürü kadın cinayetleri artıyor.
Kadınların yaşamları iktidar sahipleri tarafından kuşatılmak tayken, sadece cinsiyetlerinden dolayı en temel hak olan “yaşam hakkı” ellerinden alınmaktadır. Kadına yönelik her türlü şiddetin failleri adalet sistemi içindeki boşluklardan faydalanmakta, mahkemelerde kolayca iyi hal indirimi almaktadır. Şiddetin faillerinin “cezasız” kalması, şiddete uğrayan kadınların ruhsal iyileşmelerinin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Cinsiyetçiliğin körüklendiği bir ortamda, kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması ve kadın cinayetlerine ‘iyi hal indirimi veren’, tecavüzcüleri ‘aklayan’, tacizde ‘kadının beyanını esas almayan’ sistem kadınları tehdit etmeye devam etmektedir. Bu indirimler verilmeye devam ettikçe, kadınlar bu saldırılara uğramaya devam ediyor.
Kültür Sanat Sen olarak, sadece “kadın” oldukları için öldürülen Özgecan Aslan ve yüzlerce kadının katlinden sorumlu olan cinsiyetçi ve cinsel saldırıları körükleyen zihniyetin değişmesi için her alanda mücadele etmeye devam edeceğiz. Öldürülen, saldırıya uğrayan, can güvenliği olmayan, şiddet gören tüm kadınlar için sesimizi yükseltmeyi sürdüreceğiz.
2016 MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ ANALİZİ

Bir ülkenin gelirlerinin kimlerden nasıl toplanacağı, toplanan gelirden hangi kesimlere ne kadar pay ayrılacağının önceden belirlendiği bütçeler, siyasi iktidarın kimlerin ya da hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiğini gösteren en önemli ekonomik ve siyasal metinler olarak bilinmektedir.
Türkiye’de yıllardır, bütçe gelirlerinin büyük bölümü halktan toplanan vergilerden oluşmasına rağmen, bütçe harcamalarında halkın ihtiyaçlarından çok sermayenin ihtiyaçları öne çıkmış, ülke nüfusunun büyük bölümünü oluşturan işçi ve emekçilerin bütçeye ilişkin beklenti ve talepleri, önceki yıllarda olduğu gibi, bu yıl da göz ardı edilmiştir.
1980 sonrası oluşturulan merkezi yönetim bütçelerinin tamamı, ülke ekonomisini 24 Ocak 1980 kararlarının ideolojisine uygun olarak “rekabetçi” bir yapıda geliştirmeyi ve özellikle kamu hizmetlerini serbest piyasa mekanizması ile bütünleştirmeyi esas almıştır. Yıllardır halktan toplanan bütçe kaynaklarının (gelirlerin) büyük bölümü, halkın ihtiyacından çok, yerli ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu durumu özellikle son 13 yıl içinde yapılan bütçe kanunlarında, somut olarak görmek mümkündür.
Türkiye, 13 yıllık AKP iktidarı döneminde büyük ölçüde yabancı sermaye girişine, başka bir ifade ile “sıcak paraya” bağımlı, yüksek cari açığın finansmanına dayalı bir büyüme stratejisi izlemiştir. Bu strateji bilimsel raporlarda “istihdamsız büyüme stratejisi” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye G-20 ülkeleri içinde büyüme rakamları açısından dördüncü sırada bulunmasına rağmen, resmi işsizlik oranları uzun süredir yüzde 10’un üzerine yerleşmiş ve artma eğilimi göstermektedir. Genç işsiz oranının yüzde 20’ye dayanmış, uzun süreli işsizlik verilerinin tehlike sinyalleri vermeye başlamıştır.
Türkiye’nin temel ekonomik göstergeleri uzun süredir kriz sinyalleri vermektedir. AKP’nin çizmeye çalıştığı bütün pembe tablolara rağmen brüt iç ve dış borç stoku geçtiğimiz 13 yıl içinde belirgin bir şekilde artmıştır.
2016’nın başından itibaren otomatiğe bağlanan vergi artışları, gıda, elektrik, su, ulaşım gibi temel tüketim ürünlerine peş peşe gelen zamlar, 2016’da işçilere ve kamu emekçilerine yapılan sembolik zamları fazlasıyla geri almıştır. Bu yönüyle bakıldığında 2016 bütçesi, halkın ödediği doğrudan ve dolaylı vergilerin belirgin bir şekilde artmasının öngörüldüğü, temel tüketim maddelerin yapılan zamların otomatiğe bağlandığı, askeri ve güvenlik harcamalarının belirgin bir şekilde arttığı, asgari ücretlilerin, işçilerin ve kamu emekçilerinin insanca yaşam taleplerinin göz ardı edildiği bir bütçe olarak dikkat çekmektedir.
2016 Bütçesinin Genel Görünümü
2016 Merkezi Yönetim Bütçesi 570 milyar 876 milyon TL olarak belirlenirken, Orta Vadeli Mali Planda Programda milli gelirin 2 trilyon 207 milyar TL (736 milyar dolar) olacağı açıklanmıştır. 2016 bütçe tasarısında yer alan bütçe ödenekleri içinde en fazla pay 153 milyar 347 milyon TL ile Maliye Bakanlığı’na ayrılırken, 1 milyonun üzerinde eğitim emekçisi (öğretmen, memur, teknisyen, yardımcı hizmetli vb) ve 17 milyondan fazla öğrenciye hizmet veren Milli Eğitim Bakanlığı’na 76 milyar 354 milyon TL bütçe ayrılmıştır. Hazine Müsteşarlığı bütçesi 56 milyar TL’si faiz ödemeleri olmak üzere 73 milyar 223 milyon TL’dir. Sağlık bütçesinin (Sağlık Bakanlığı + Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu + Türkiye Halk Sağlığı Kurumu) toplamı 25 milyar TL olarak belirlenmiştir.
2016 bütçe ödenekleri içinde en büyük payı sırasıyla cari transferler, personel giderleri ve faiz giderleri alırken, söz konusu giderlerin 2016 bütçesine oranı cari transferlerde yüzde 40, personel harcamalarına (personel giderleri + sosyal güvenlik devlet primi giderleri) yüzde 30, faiz giderlerinde ise yüzde 10’dur. 2016 bütçesinin toplamda yüzde 82’sini bu üç kalem oluşturmaktadır.
2016 bütçe tasarısında vergi gelirleri içinde ilk üç sırayı dahilde ve ithalde alınan KDV (138 milyar TL), Özel Tüketim Vergisi (116 milyar TL) ve Gelir Vergisi (99 milyar TL) oluşturmaktadır. 2015 bütçesinde Özel tüketim vergisi (ÖTV) gelirleri 95 milyar TL hedeflenmiş, ancak yılsonu itibariyle hedeflenenden 11 milyar TL fazla vergi geliri artışı yapılmış olması dikkat çekicidir.
Büyük bölümünü işçi ve emekçilerin ödediği gelir vergisinin 86 milyar TL’den 99 milyar TL’ye yükseltilmesi, dolaylı vergilerin oranının yüzde 70’lere ulaşması vergi yükünün 2016 yılında da emekçilerin sırtına yıkılacağını göstermektedir. Özellikle artan oranlı vergi dilimi uygulaması nedeniyle ücretlilerin gelirleri fiilen erimekte, yılbaşında yapılan ücret-maaş zamları, yılın ikinci yarısından itibariyle “artan oranlı vergi dilimi” uygulaması ile fazlasıyla geri alınmaktadır.
Maliye Bakanlığının resmi rakamları Türkiye’de vergi gelirlerinin çok önemli bir miktarının ücretinden, maaşından kaynakta vergi kesilen işçiler ve emekçilerden ve onların tüketimde ödediği KDV ve ÖTV den elde edildiğini göstermektedir. Vergi sisteminin yüksek gelirli kesimleri kapsam dışına alması, faiz, repo, kâr elde edenlerin ise ya istisna kapsamında tutularak vergi ödemediklerini ya da vergisini zamanında ödemeyip ceza affı beklediklerini de yine aynı rakamlardan anlamak mümkündür. Vergi yükünün daha çok düşük gelirli kesimler üzerinde yoğunlaşması sonucu mali yük artışları son derece dengesiz ve adaletsiz bölüşüme dönüşmüştür.
13 yıllık AKP iktidarı döneminde yapılan bütçelerin en belirgin özelliği halktan toplanan kamu kaynaklarının giderek artan oranda kamu hizmetleri dışındaki alanlara aktarılmasıdır. AKP’nin 2002 yılından bu yana Türkiye’nin 1995’te imzaladığı Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) taahhütlerini bire bir yerine getirmeye başlaması, kamu hizmetlerinin geçtiğimiz yıllar içinde adım adım tasfiye edilmesine ve hızla piyasa ilişkileri içine çekilmesine neden olmuştur. Geçtiğimiz yıllar içinde kamu kaynakları, asıl kullanılması gereken alanlara değil, yerli ve yabancı sermayeye, patronlara teşvik amaçlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu durumun kaçınılmaz bir sonucu olarak kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan pay oransal olarak istikrarlı bir şekilde azaltılmıştır. 2002-2015 yılları arasında genel kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan paya baktığımızda bu durum daha net olarak görülmektedir.
AKP’nin iktidara geldiği 2002’de kriz döneminde hazırlanan bütçeden kamu hizmetlerine ayrılan pay yüzde 42,3 oranında iken, ülke ekonomisinin en parlak dönemini yaşadığı iddia edilen 13 yılda, başta sağlık ve eğitim olmak üzere, kamu hizmetleri alanında yaşanan yoğun ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarının doğal bir sonucu olarak genel kamu hizmetlerine bütçeden ayrılan pay oransal olarak ciddi anlamda azalarak yüzde 25’e kadar düşürülmüştür. Tek başına bu veri bile, bütçelerin hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda hazırlandığını açık bir şekilde göstermektedir.
Eğitim, Sağlık, Çalışma Bakanlığı, Diyanet Bütçeleri
2015 yılında 62 milyar TL olan Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi, hiçbir altyapı çalışması yapılmadan hayata geçirilen 4+4+4 düzenlemesinin de etkisiyle, 2016 yılı için 76 milyar 354 milyon TL’ye yükselmiştir. MEB bütçesinin yüzde 69’u personel giderleri, yüzde 11’i sosyal güvenlik devlet primi giderleri olmak üzere, toplamda yüzde 80’i doğrudan doğruya personelharcamaları için kullanılmaktadır. Eğitim bütçesi yıllar içinde rakamsal olarak artıyor gibi görünmesine karşın, eğitim yatırımlarına ayrılan payın azalıyor olması dikkat çekidir. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay yüzde 17 iken, 2016 yılı itibariyle bu oranın yüzde 8,23’e geriletilmesi öngörülmektedir.
Kamu kaynakları her fırsatta özel okullara “teşvik” adı altında aktarılırken, kendi kaderi ile baş başa bırakılan devlet okullarında çocuklarını okutan velilerin cebinden yaptığı eğitim harcamaları her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artmıştır. Toplamda 17 milyonu aşkın öğrencinin olduğu Türkiye’de veliler her yıl eğitim bütçesinin yarısına yakın bir miktarda eğitim harcamasını cebinden yapmak zorunda bırakılmaktadır.
Sağlık Bakanlığı bütçesi ise 2013 yılından bu yana, Sağlık Bakanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu olmak üzere, üç parça halinde yapılmaktadır. Buna göre Sağlık Bakanlığına 2016 bütçesinden ayrılan pay 4 milyar 213 milyon TL, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na ayrılan pay 11 milyar 951 milyon TL, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na ayrılan pay ise 9 milyar 112 milyon TL’dir. 2015 yılında toplamda 20 milyar 214 milyon TL olan sağlık bütçesinin 2016’da 25 milyar 250 milyon TL olmasıöngörülmüştür.
Sağlık bütçesinin önemli bir bölümü sağlıkta dönüşüm uygulamalarına ayrılmakta, herkese eşit, ulaşılabilir ve ücretsiz sağlık hakkı yıllar içinde adım adım tasfiye edilmiştir. Özel sektörden mal ve hizmet alımlarının bu yılki sağlık bütçesi içinde belirgin bir şekilde artmış olması, halkın vergilerinin bir kez daha ilaç tekellerine ve özel sağlık kuruluşlarına aktarılacağının kanıtıdır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2002-2014 yılları arasında sadece özel hastanelerin sayısı 271’den 550’ye çıkarak, oransal olarak yüzde 102 artış göstermiştir. Sadece bu rakam bile sağlık alanında yaşanan özelleştirmeyi anlamak açısından önemlidir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son olarak açıkladığı 2014 Sağlık Harcamaları Araştırmasına göre, hane halkları tarafından yapılan cepten sağlık harcamasının toplam sağlık harcaması içindeki payı, 2013 yılında yüzde 16,8 iken, 2014 yılında yüzde 17,8’e yükselmiştir. Sağlıktaki ticarileştirme ve özelleştirme politikalarına paralel olarak her geçen yıl istikrarlı bir şekilde artış gösteren cepten yapılan sağlık harcamalarının 2016 yılında yüzde 20’yi zorlaması kaçınılmaz görünmektedir.
Çalışma yaşamının sorunları ve iş cinayetleri ile uzun süredir gündemde olan Çalışma Bakanlığı bütçesinin 2011’de 35 milyar TL olan bütçesi, yıllar içinde artan işçi sayısına rağmen 2016’da 38 milyar TL olarak öngörülmüştür. ÇSGB bütçesinin yeterince arttırılmaması, 2016 yılında daha fazla iş cinayeti, daha fazla taşeron istihdamı ve sendikal hak ihlali yaşanmasına resmen davetiye çıkarmaktadır.
Türkiye’de dini devlet tekeline alan ve ilk kurulduğu yıllardan itibaren Sünni-Hanefi mezhebinin resmi temsilcisi gibi hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2015’te 5 milyar 743 milyon TL olan bütçe payı, 2016 yılı için 6 milyar 483 milyon TL’ye çıkarılarak, her yıl olduğu gibi bu yıl da çok sayıda bakanlığı geride bırakmıştır.
Güvenlik ve savaş bütçesi
2016 Merkezi Yönetim Bütçe Tasarısı, aynı zamanda, tam anlamıyla bir güvenlik ve savaş bütçesi olarak hazırlanmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda savaş ve şiddet politikalarında ısrarcı olduğu, 7 Haziran seçimleri sonrasında başlayan çatışmalı sürecin, 1 Kasım ile birlikte topyekun bir savaş stratejisine dönüştürülerek derinleştirildiği bir dönemde hazırlanan 2016 bütçesi bir taraftan işçi ve emekçileri ağır vergi yükü altında ezmeyi hedeflerken, diğer taraftan savunma ve güvenlik harcamalarındaki belirgin artış üzerinden başta bölge illeri olmak üzere, tüm ülkede baskıcı, otoriter bir yönetim anlayışını yerleştirmeyi hedeflemektedir.
| 2015 Bütçesi | 2016 Bütçesi | |
| Milli Savunma Bakanlığı | 22.764 | 26.451 |
| Emniyet Genel Müdürlüğü | 17.623 | 21.141 |
| İçişleri Bakanlığı | 3.898 | 4.794 |
| Milli İstihbarat Teşkilatı | 1.108 | 1.637 |
| Jandarma Genel Komutanlığı | 6.490 | 8.277 |
| TOPLAM | 51.883 | 62.300 |
Türkiye, yıllardır yüksek savunma ve güvenlik harcamaları açısından dünyada ilk on ülke içinde yer almaktadır. Yıllardır sadece Milli Savunma Bakanlığı bütçesini esas alarak yapılan ‘savunma bütçesi azalıyor söylemi’ halkı kandırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Savunma ve güvenlik bütçesinde 11 milyar TL’lik artış öngörülerek, toplamda 62 milyar 300 milyon TL’yi bulması, 2016 bütçesinin aynı zamanda yeni bir savaş bütçesi olarak oluşturulduğunu göstermektedir.
2015’te savunma ve güvenlik bütçesi toplamda 51 milyar 883 milyon TL ile 2014’e göre 2 milyar TL’nin biraz üzerinde artarken, hükümetin 2016 yılında savaş politikalarında ısrarcı olacağını gösterircesine savunma ve güvenlik harcamalarını geçen yıla göre yüzde 20 gibi yüksek bir oranda arttırması dikkat çekicidir. Üstelik bu rakamlara Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığa bağlı örtülü ödenek olmak üzere, iç ve dış güvenliğe ilişkin bazı kalemler ve kayıtlara geçmeyen kimi harcamalar belirtilen rakamlara dahil edilmemiştir. Savunma ve güvenlik harcamalarının 2016 merkezi bütçesinin yüzde 11’ini oluşturmasının temel nedeni, AKP’nin içeride ve dışarıda izlediği güvenlik ve savaş politikalarından bağımsız ele alınamaz.
Kaynaklarını önemli ölçüde halktan almasına rağmen tamamen sermayenin, yerli ve yabancı tekellerin çıkarlarını gözeten, çeşitli kalemlerde (İçişleri, emniyet, jandarma, istihbarat vb) savunma harcamalarına ayırdığı paydaki belirgin artış ile 2016 bütçesi doğrudan bir savaş bütçesi olarak da adlandırmayı hak etmektedir.
Sonuç
2016 Merkezi Yönetim Bütçesi, tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi, yerli ve yabancı sermayenin çıkarlarını gözeten yapısıyla, gittikçe yoksullaşan, işsizliğin, yoksulluğun ve sefaletin pençesinde yaşam mücadelesi veren emekçilere yüklenen dolaysız ve dolaylı vergilerle ön plana çıkmaktadır. Özel sektöre yönelik kaynak transferleri, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin adım adım tasfiye edilmesi ve kamu yatırımlarındaki azalmanın sürdürüldüğü bu bütçe ile 2002 yılından bu yana süren sermayeye dost, emekçiye düşman çizgi, daha da belirgin hale gelmiştir.
2016 bütçe tasarısı, dünya ve Türkiye ekonomisinde iç ve dış borçlarla ilgili tehlike çanlarının çalmaya başladığı, kamu istihdamının esnek ve güvencesiz bir içerikte yeniden yapılandırılmak istendiği, eğitim ve sağlık gibi temel sosyal alanlarda yaşanan ticarileştirme ve piyasalaştırma uygulamaları, vergi adaletsizliği, gelir dağılımının daha da bozulması ve bölüşüm politikalarının işçi ve emekçiler aleyhinde oluşturulmak istendiğinin ilanı niteliğindedir.
Merkezi yönetim bütçesi üzerinden tartışılan kaynakların toplumsal sınıflar arasında nasıl bölüşüleceği sorunu, kaynakların yeterli olup olmamasından çok, doğrudan kaynaklar üzerinde söz sahibi olan sınıfın ve onun siyasal temsilcilerinin tutumuna ve bu tutuma karşı yürütülen örgütsel ve kitlesel mücadelelere bağlıdır.
Büyük bir kısmı işçi ve emekçi halktan alınan dolaylı ve dolaysız vergiler yoluyla elde ettiği gelirlerden oluşan bütçenin paylaşımının nasıl olacağını belirleyecek olan doğrudan doğruya karşıt sınıfların gücü ve yürüttükleri mücadeledir. Söz konusu mücadele süreci sadece ekonomik düzeyde değil, toplumsal, siyasal ve ideolojik yönleriyle daha da sertleşmenin işaretlerini bugünden vermektedir. Bu açıdan bakıldığında 2016’da sınıflar arası güç ilişkileri ve mücadelenin seyri, bütçe kaynaklarının nasıl bölüşüleceğine temel belirleyici olmayı sürdürecektir.
DEVLET TİYATROLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ 2015/2. DÖNEM KİK TOPLANTI TUTANAĞI
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Kurum İdari Kurulu, işveren temsilcileri Genel Müdür Yardımcısı V. Başkan M.Cemal COŞKUN, raportör üye Hukuk Müşaviri Ahmet Nuri EKİCİ ile KESK Kültür Sanat-Sen’i temsilen Kurul Başkan V. Sendika Genel Başkanı Yavuz DEMİRKAYA ve üye Alper TAZEBAŞ’ın katılımlarıyla 29.12.2015 günü saat 14:00’te toplanmış olup, önceden belirlenen gündem maddeleri doğrultusunda görüşülmeye geçilmiştir.
Kurum İdari kurulu Mutabakat metni ektedir.
KADINLAR ESNEK ÇALIŞMANIN KALDIRACI YAPILACAK
AKP hükümeti, Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı’nın yasallaştırılmasına yönelik olan Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nı Meclis Alt Komisyonu’na gönderdi. Kadınlar açısından geniş haklar içeriyormuş gibi görünen tasarı tam bir aldatmaca. AKP, işçi ve emekçilere dayattığı esnek çalışma politikasını yine kadınlar üzerinden hayata geçirmeye çalışıyor. Bulduğu her fırsatta kadını eve hapsetmenin politikalarını geliştiren ve çalışan kadınların kazanılmış haklarını gasp eden AKP, doğum iznini esnek ve güvencesiz çalışmanın kaldıracı haline getiriyor.
Aile içindeki eşitsiz rol ve görev dağılımının sonuçlarından birisi de kadınların çalışma yaşamına eşitsiz bir şekilde dahil olmaları ve eşitsizliğin burada da devam etmesidir. Söz konusu eşitsizliğin etkileri daha en başta, kadınların çalışma yaşamına sınırlı derece katılmalarıyla kendini göstermeye başlıyor. Geleneksel iş bölümü kadınlara annelik görevini biçmiş ve sonrasında yarı zamanlı, esnek, güvencesiz, eksik sigorta primleriyle çalışma seçeneğini dayatmıştır.
Tasarıda bir lütufmuş gibi sunulan ‘Kadın memurlara doğum yapmaları halinde analık izni sonrasında birinci doğumda iki ay, ikinci doğumda dört ay, sonraki doğumlarda ise altı ay süreyle günlük çalışma süresinin yarısı kadar, mali ve sosyal haklarda herhangi bir kesinti yapılmaksızın çalışma’ ile kadınlara çok çocuk az çalışma müjdesi veriliyor. Çocuk doğurmaya teşvik edilen kadınlar evde bakım hizmeti ile erkek egemen kapitalistleri zenginleştirirken bir taraftan da geleneksel kadınlığı üretmeye teşvik ediliyor. Doğum izni kullanan kadınların yerine yarı zamanlı güvencesiz çalışan kadınların istihdam edileceğini tahmin etmek ise zor değil. Doğum izni kadınların en temel hakkıdır ve kadınlar bu hakkı almak için nice mücadeleler vermiştir. AKP, bu hakkı kullandırmak için doğum yapan kadınlara esnek çalışmayı ve doğurmayan kadınlara da güvencesizliği dayatmaktadır. Tasarıda sermayenin sorumluluğunu emekçilerin sırtına yükleme çabası içinde olan hükümet; doğum sonrası verilecek yarım çalışma ödeneğinin ise İşsizlik Fonu’ndan karşılanacağını açıklıyor. İşçi ve emekçileri yoksulluk sınırında yaşamaya mahkum eden AKP, emekçilerden kesilen dolaylı ve dolaysız vergilerle oluşturulan kamu kaynaklarını sermayenin karını artırmak için kullanıyor.
Analık İzni Değil Ebeveyn İzni
Kadının adına tahammülü olmayan ve her fırsatta kadını ‘kutsal annelik’ üzerinden tarif eden AKP, tasarıda kadınları çocuk doğuran ve evlat edinen kadınlar olarak ayırmaktadır. Kadınları esnek çalışmaya ikna etmek için hazırladığı bu tasarı da bile cinsiyetçilik yapmakta, kadınlara müjde gibi sunduğu bu emek düşmanı cinsiyetçi politikaları uygularken bile evlat edinen kadınlara ayrımcılık uygulamaktadır. Yıllardır kadınların, çocuk bakımının ebeveynlerin ortak sorumluluğu olduğunu dile getirmesine rağmen ‘ebeveyn izni’ talebini görmezden gelen AKP, tasarıda ‘analık izni’ olarak tarif ettiği doğum sonrası izinle çocuk bakımını kadına yüklemeye devam ediyor.
Geleneksel toplumsal rollerin korunmasında ısrarlı olan hükümet, ‘Çocuğu olan memur anne ve/veya babaya, çocuğun mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden ay başına kadar normal çalışma süresinin yarısı kadar çalışma imkanı’ ile kadınların sadece doğumdan sonra değil çocuk okula başladıktan sonra da evde kalmasının zeminini döşüyor. Her ne kadar anne ve/veya baba olarak tanımlansa da bu tanım doğrudan kadınları hedef almaktadır. Yoksulluğa mahkum edilen kadınlara bir de evde ücretsiz belletici görevi verilmektedir.
Kadınların Kazanılmış Hakları Gasp ediliyor
AKP, emekçi düşmanı politikalarını hayata geçirirken sadece kadınları kullanmak ve cinsiyetçiliği derinleştirmekle kalmıyor, kadınların kazanılmış haklarını da gasp ediyor. Doğum sonrası yarı zamanlı çalışmayı getirirken, kadınların mücadele ile kazandığı süt iznini kaldırıyor. Günlük çalışma süresinin yarısına denk gelen yarı zamanlı çalışırken kadınlar süt iznini kullanamayacak. Böylece AKP, hem doğum sonrası esnek çalıştırdığı hem de onun yerine güvencesiz geçici çalıştırdığı kadınların süt izni hakkını ortadan kaldırmış oluyor.
Bir diğer hak gaspı ise 657 sayılı kanuna tabi çalışan kadınlar doğum sonrası yarı zamanlı çalışma ile her ne kadar mali ve sosyal hakları zarar görmeden yararlanacaktır denilse de uygulama öyle değil. Uygulamanın nasıl olacağını tarif eden bölümde ‘Derece yükselmesi ile kademe ilerlemesi için aranan süreler açısından bu şekilde çalışılan dönemdeki hizmet süreleri yarım olarak dikkate alınır.’ maddesi yer alıyor. Aynı bölümde ‘yarı zamanlı çalışma tam ücret’ propagandasının nasıl bir düzmece olduğu ise ‘Yarı zamanlı olarak çalışılmaya başlanan günü izleyen aybaşından itibaren normal zamanlı çalışılması halinde ödenmesi gereken sigorta primine esas aylık kazanç ya da emekli keseneğine esas aylık tutarının yarısı üzerinden sigorta primi ve emekli keseneği ödenir’ denilerek uzun olan emeklilik süresi daha da uzatılıyor ve neredeyse kadınlar için emeklilik hayal oluyor.
Biz Eğitim Sen olarak AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı politikalarını kadınlar üzerinden hayata geçirme anlamı taşıyan bu kanun taslağını kabul etmiyoruz. İşçi ve emekçi kadınları bu tasarıya karşı, kazanılmış haklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Esnek ve güvencesiz çalışmanın ilk önce kadınlarda uygulanacağı, kadınların kazanılmış haklarını gasp eden ve kadını eve hapsetmenin yollarını döşeyen bu tasarı derhal Meclis Alt Komisyonu’ndan geri çekilmelidir.
İSTANBUL’DA YAŞANAN PATLAMAYI GERÇEKLEŞTİRENLERİ LANETLİYORUZ !
Bugün İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda yaşanan patlama sonucunda 10 kişi ölmüş, 15 kişi yaralanmıştır. Kültür Sanat Sen olarak yaşanan saldırıyı ve arkasındaki güçleri lanetliyoruz!
Patlamanın hemen ardından ‘jet hızıyla’ yayın yasağı getirilmiş olması, geçmişte yaşanan benzer saldırılar dikkate alındığında, bu saldırının neden, nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğine yönelik bilgileri gizlemeye ve faillerin ortaya çıkmasını zorlaştırmaya yöneliktir.
Benzer saldırılar sonrasında getirilen “yayın yasakları” dikkate alındığında, bu kararın halkın doğru haber alma hakkını engellemeye yönelik bir girişim olduğu açıktır. İstanbul’da gerçekleşen patlamayla ilgili gerçekler tüm açıklığıyla ortaya çıkarılmalı, saldırının sorumluları ve arkasındaki güçler bir an önce bulunmalıdır.
10 Ekim’de Ankara’nın orta yerinde göz göre göre gerçekleşen katliam ve sonrasında yaşananlar dikkate alındığında, İstanbul’da yaşanan saldırının arkasında yatan nedenlerin ve gerçek faillerin belirlenmesinin ne kadar mümkün olacağı tartışmalıdır.
Bu ve benzeri saldırıların asıl hedefinin, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun içine itildiği savaş ve şiddet ortamı olduğu açıktır. Dolayısıyla yapılması gereken söz konusu savaş ve şiddet politikalarında ısrarcı olmak değil, kimsenin bu tür saldırılara hedef olmaması için barış, demokrasi ve insan hakları talepleri doğrultusunda adım atmaktır.
Kültür Sanat Sen olarak patlamada hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
FETVALARINIZ SİZİN OLSUN

Erkek egemen ataerkil sistemin AKP iktidarının ayrımcı politikalarıyla güçlendiği son yıllarda kadınların hayatlarını her alanda kısıtlayan söylemlerine bir yenisi daha eklendi. Kadın bedeni üzerinden söz söylemeyi kendine görev edinen Diyanet İşleri Başkanlığı skandal bir fetvayla yeniden gündeme oturdu. Geçtiğimiz günlerde yayınladığı ve gelen tepkiler üzerine siteden sildiği, “Alevi olan kişi ile evlilik caiz midir?” sorusuna, “Müslüman olanla evlenilir, olmayanla evlenilmez” yanıtını vermişti. Bir diğer fetvası ‘’Nişanlıyken baş başa kalmayın’’ diyen Diyanet İşleri Başkanlığının son fetvası hiçbir ahlak anlayışına sığmayacak derecededir.
Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu’nun “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” sorusuna ise “Haramlık oluşturmaz” yanıtını vermesi toplum üzerinde de olumsuz etkiler yaratmaktadır. Skandallarla gündemden düşmeyen Diyanet İşleri Başkanlığı ayrımcı açıklamalar yapıp nefret suçu işlemektedir. Kadınlar ve kız çocukları üzerinden yapılan bu açıklamalar kabul edilemez düzeydedir. Kadınlara yapılan bu saldırı aslında bir meydan okuma olup kadın kimliğini yok saymaktadır.
Diyanetin Fetva birimi, bu soruyu cevapsız bırakmak ya da soranla ilgili suç duyurusunda bulunmak yerine, soruyu dini açıdan yanıtlamayı ve ensesti meşrulaştıracak şekilde cevap vermeyi tercih etti. Kız çocuklarına ensesti reva gören bu zihniyet çocuk istismarı ve pedofiliyi meşrulaştırma çabasındadır. Yapılan açıklama aslında çocuk yaşta evlendirme sayısının hızla artmasını savunur niteliktedir.
Gelen tepkiler üzerine yaptığı yazılı açıklamada Diyanet, fetvayı haber yapanları “ahlaki temel” den yoksun ilan etti. Skandal fetva için ne özür dilenmiş ne de bir soruşturmadan bahsedilmiştir. Aksine haberi yapanlar tehdit edilmiştir.
KESK olarak AKP’nin bu kadın düşmanı politikalarıyla mücadele etmeye devam edeceğiz.Kız çocuklarına ensesti reva gören,suç işleyen Diyanet derhal kapatılmalıdır!
VİCDANLARDA AKLANMAYAN 17-25 ARALIK YOLSUZLUK ve RÜŞVET OPERASYONUNU UNUTMADIK!
Dört Bakanın, çocuklarının yanı sıra iktidara yakın pek çok kişinin adının karıştığı 17 -25 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun üzerinden iki yıl geçti.
AKP iktidarı kamu kaynaklarının kimlere ve nasıl talan ettirildiğinin tüm çıplaklığı ile ortaya çıktığı operasyonların üzerini kapatmak için elinden geleni yaptı. Yolsuzlukların üzerinin örtülmesi için devlet kurumları, kadroları ve yasalar adeta hallaç pamuğuna çevrildi. Sonuçta takipsizlik kararı verilen “soruşturmalarla” hükümet mensuplarının, ailelerinin ve hükümeti destekleyen kişilerin karıştığı büyük yolsuzluklar ‘AKlandı!’.
Suçu “ne istediler de vermedik” dedikleri, 11 yıl boyunca ortak çalıştıkları cemaate atıp,17-25 Aralık operasyonları sonucunda açılan davaların dosyalarını kapatanlar ortaya saçılan pisliği unutturacağını sanıyor.
Ama bizler, işçiye emekçiye gelince ‘kaynak yok’ diyenlerin, milyonlarca yurttaş açlık sınırı altında yaşarken ülke kaynaklarını kimlerle, nasıl yağmaladığını ortaya çıkaran 17-25 Aralık operasyonlarını unutmadık. Bizlerden alınan vergilerin, maaşlarımızdan çalınanların saklandığı çelik para kasalarını unutmadık.
Diğer taraftan özelleştirmeler, taşeronlaşma, güvencesizlik, yoksulluk, adaletsiz gelir paylaşımı, vergi adaletsizliği, savaş ve polis devleti uygulamaları ile yolsuzluk ve çürümüşlük üreten düzen ayakta tutuluyor. Bu düzenin ekonomi programı ve arkasındaki zihniyet ise yolsuzluğu, rüşveti ve rantı daha da büyütüyor.
Bu yolsuzluk, rüşvet ve rant düzenini garanti altına almak için ihale yasaları yüzlerce kez değiştiriliyor, yargı kararları takılmıyor, Sayıştay denetimi devreden çıkarılıyor, işçilerin, emekçilerin, yoksullaştırılmış halkın değil bir avuç sermayedarın-patronun çıkarlarını temel alan bütçeler hazırlanıyor. İşçilerin, emekçilerin kazanılmış tüm haklarını, kıdem tazminatlarını, iş güvencelerini ortadan kaldırmayı hedefleyen saldırılar “reform” adı altında sürdürülüyor.
Bu nedenle, sadece üstünü kapatarak AKladıklarını , ‘sıfırladıklarını’ sandıkları 17-25 Aralık değil, bugün daha da büyütülerek devam eden yolsuzluk, rüşvet ve rant düzeni de halkın vicdanında çoktan mahkum olmuştur. Gündem değiştirme çabaları, algı operasyonları, tehdit ve baskılar, 12 Eylül anayasası başta olmak üzere anti demokratik yasaların ve hukuksuzluğun arkasına sığınma bu gerçeği değiştiremeyecektir.
KESK olarak sadece 17-25 Aralık’ın değil, işçilere, emekçilere, demokrasi mücadelesi verenlere karşı işlenen tüm suçların hesabının verilmesi için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
İŞ GÜVENCEMİZE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKALIM!

