Kütüphaneler Haftası 28 Mart Pazartesi Günü ‘’Milli Kütüphanede’’ törenle açılışı yapılarak kutlanmaya başlanmıştır. Bu törende sadece Kültür Memur-Sen’e protokolde yer verilmesi, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Hamdi TURŞUCU’nun, konuşmasında Kültür Memur Sen Genel Başkanına teşekkür etmesi, diğer sendikaların dışlanması, bir devlet memuruna yakışmamakta ve etik davranış ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır. Esas olan bir devlet memurunun, adalet, dürüstlük saydamlık ve tarafsızlık ilkeleriyle görevini yerine getirebilmektir.
Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin 5. Maddesinde ‘’kamu görevlileri, kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde; sürekli gelişimi, katılımcılığı, saydamlığı, tarafsızlığı, dürüstlüğü, kamu yararını gözetmeyi, hesap verilebilirliği, öngörülebilirliği, hizmette yerindeliği ve beyana güveni esas alırlar’’ denilmekte ve yine aynı yönetmeliğin 9. Maddesinde kamu görevlileri; tüm eylem ve işlemlerinde yasallık, adalet, eşitlik ve dürüstlük ilkeleri doğrultusunda hareket ederler, görevlerini yerine getirirken ve hizmetlerden yararlandırmada dil, din felsefi inanç, siyasi düşünce, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım yapamazlar, insan hak ve özgürlüklerine aykırı veya kısıtlayıcı muamelede ve fırsat eşitliğini engelleyici davranış ve uygulamalarda bulunamazlar denilmektedir.
Genel Müdür Hamdi TURŞUCU’nun protokolde sadece Kültür Memur-Sen’e yer vermesi ve teşekkür etmesi diğer sendikaları ötekileştirerek ayrımcılık yaptığı anlamına gelmektedir. Kültür Sanat Sen sendikası olarak güvenilirliğini, saygınlığını, tarafsızlığını yitiren Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Hamdi TURŞUCU’nun bu yaklaşımını kınıyor, Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulunu, gereğini yapmak üzere göreve davet ediyoruz.
AKP Grup toplantısında konuşan Başbakan Davutoğlu kamuda çalışan tüm taşeron işçilerinin kadroya alınacağını açıklamıştır.
Konuşmasında “Yardımcı işlerde çalışanları da kamuya almayı kararlaştırdık. Böylece dışarıda kalan tek bir taşeron işçisi kalmayacak. Bu kişiler aynı yerde çalışmaya devam edecekler” diyen Başbakanın bu sözleri yıllardır kamuda güvenceden, sendika ve toplu sözleşme hakkından, insanca bir ücretten uzak çalışma koşulları dayatılan yüz binlerce taşeron işçisi tarafından sevinçle karşılanmıştır.
Ancak başbakanın bu ‘müjdeli’ açıklamalarının üzerinden daha bir kaç saat geçmeden Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın konunun detayları hakkında yaptığı açıklama yıllardır çalışma koşullarını düzeltilmesini, maaşlarının insanca bir yaşam sürdürmeye yeter noktaya çekilmesini ve en önemlisi güvenceli bir kadro isteyen taşeron çalışanlarının umutlarını karartmıştır.
Öncellikle kamuda taşeron çalışmanın AKP’li yıllarda devasa boyutlara ulaştığını bilmeyen yoktur. Devletin resmi rakamları, hükümet yetkililerinin zaman zaman yaptığı açıklamalar Türkiye’nin hızla ‘Taşeron Cumhuriyetine’ dönüştürüldüğünü göstermektedir.
Konuyla ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Faruk Çelik’in CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in soru önergesine verdiği cevap 29 Ekim 2014 tarihinde basına da yansımıştır.
Faruk Çelik’in verdiği rakamlara göre kamuda çalıştırılan sigortalı taşeron işçi sayısı 2004 yılında 3.183 ( üç bin yüz seksen üç) iken 2014 yılının dokuzuncu ayı itibari ile 781.000’e (yedi yüz seksen bir bin) çıkmıştır. Yani bu dönemde kamudaki taşeron işçi sayısı 245 (iki yüz kırk beş) kat artmıştır.
Bu resmi rakamlara göre Türkiye’yi bir Taşeron Cumhuriyetine çevirdikleri açık olanların, sanki bunun sorumlusu başka bir siyasal iktidarmış gibi “kamuda tek bir taşeron işçisi kalmayacak” nutukları atmaları gerçekleri çarpıtmada ne kadar ‘ustalaştıklarını’ göstermektedir.
Dün, başbakanın taşerona kadro müjdesinden birkaç saat sonra Maliye Bakanı tarafından konunun detaylarına ilişkin yapılan açıklamalar AKP iktidarının yeni bir ali cengiz oyunu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Maliye Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre; kamu idareleriyle belediyeler ve il özel idarelerinde yaklaşık 720 bin asıl ve yardımcı iş yapan taşeron personel kamuda “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilecektir. Bu kapsamda çalışacaklarla ilgili istihdam edilecek olanların pozisyonun kapsamı, çalışma koşulları, mali-sosyal hakları ve yükümlülükleri bir iki hafta içinde TBMM’ye sunulacak yasa tasarısı ile düzenlenecektir.
Kısacası kamu taşeron çalışanları kamuda 4C benzeri yeni bir istihdama göre çalıştırılacaktır. Üstelik kamu taşeron işçilerinin bu pozisyonda istihdam edilmesi için;
1 Kasım 2015’ten önce işe girmesi ve halen çalışmaya devam etmesi
Emekli aylığı almaya hak kazanmamış olması
65 Yaşını doldurmamış olması
Tam zamanlı işlerde istihdam edilmiş olması
12 ay boyunca görev yapıyor olması
Devlet memurluğuna atanmak için aranan şartları taşıması
Ayrıca yapılacak olan “devlet memuru olmanın gerektirdiği güvenlik araştırmaları “ nda sorun yaşamaması
Personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı ihalelerinde çalışması,
Anahtar teslim götürü hizmetlerde çalışmaması,
Taşeron sözleşmesinde kaç personelin çalışması gerektiğinin belirtilmesi
Ayrıntıları yasa tasarısı ile düzenlenecek olan, “kamuya geçişte kişinin mesleği ve kamu hizmetini yapabilmesi için gerekli bilgi ve donanıma sahip olup olmadığını belirlemeye yönelik” sınavı kazanması gibi bir takım şartlar getirilmektedir.
Bu şartlara genel olarak bakıldığında bile başbakanın “dışarıda kalan tek bir taşeron işçisi kalmayacak” sözlerinin ne kadar abartılı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Öncellikle Türkiye’de taşeron firmaların, çalışanları ile 12 aylık değil, 10-11 aylık sözleşme yaptığı, sigorta primi ödememek için çalışmakta olan işçiyi işten çıkmış veya yıllardır çalışan işçiyi işe yeni girmiş gibi gösterdiği, firma bünyesinde farklı işlere kaydırarak hizmet sürelerini az gösterdiğini bilmeyen yoktur.
Kayırmacılığın, torpilin hiçbir dönemde olmadığı kadar yaygınlaştığı bugünlerdekamu taşeron işçilerine getirilen sınavın ne kadar adil bir biçimde yapılacağı da ayrı bir tartışma konusudur. Ayrıntıları yasa tasarısı ile düzenlenecek sınavın mülakata bağlanması, bu mülakatla siyasi iktidara yakın olanların “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
En can alıcı noktalardan birisi de tüm şartları yerine getiren, sınavı kazanarak “özel sözleşmeli personel” pozisyonuna atanan kamu taşeron işçilerinin geçmişe dönük hak talebinde bulunamayacağı düzenlemesidir. Buna göre yüz binlerce kamu taşeron işçisine “özel sözleşmeli personel” statüsünde çalışabilmek için geçmiş birikimlerinden, özellikle kıdem tazminatlarından vazgeçmeleri dayatılmaktadır.
Mevcut uygulamaya göre bir kamu taşeron işçisi yapmakta olduğu işin asıl iş olduğuna ilişkin dava açar ve bunu dava sonucunda ispatlarsa ilk işe başladığı tarihten itibaren asıl işçi gibi değerlendirilerek, başta kıdem hakkı olmak üzere geçmişe dönük bütün haklarını asıl işverenden alabilmektedir. Ancak bu düzenlemeye göre eğer söz konusu kamu taşeron işçisi eğer yukarıda sıralanan şartları yerine getirerek “özel sözleşmeli personel” pozisyonuna ‘atanma hakkına!’ kavuşursa mahkeme kararı ile verilen kıdem ve kadroya alınma başta olmak üzere geçmişe dönük kazanılmış haklarından vazgeçmek zorunda bırakılacaktır.
Yani açılan davalar sonucunda kamu idaresinin karşı karşıya kaldığı mali yükten kurtulmanın hesabını yapan hükümet, işsizlik ve geçim derdi kıskacına sıkıştırdığı kamu taşeron işçisinin yaşadığı krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak “eğer geçmiş çalışmandan doğan haklarından vazgeçersen seni özel sözleşmeli personel pozisyonuna atarım” demektedir.
Getirilen bu ağır şartlar sonucunda yedi yüz bini aşan kamu taşeron işçilerinin sınırlı bir kesiminin “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edileceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Üstellik Maliye Bakanının açıklamalarına göre; tüm bu şartları taşıyan, sınavı geçen kamu taşeron işçilerinin ne çalışma koşullarında ne de ücretlerinde bir değişiklik yapılmayacaktır. Yani çağdaş kölelik olarak nitelendirilen 4C benzeri hatta bazı yönleri ile 4C istihdamından da daha geri olan “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilen kamu taşeron işçisine şu anda aldıkları aylık üzerinden maaş verilecektir. Kamu taşeron işçileri hangi kurumun, hangi biriminde, hangi işi yapıyorlarsa aynı işi yapmaya devam edecektir.
Ayrıca tüm şartları taşıyıp, sınavı geçen “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilen kamu taşeron işçisi ile 3’er yıllık sözleşme yapılacak. Her 3 yılda bir sözleşmelerinin yenilenmesinin hangi şartlara bağlanacağını da belirsiz olan kamu taşeron işçileri gerçek bir iş güvencesinden uzak, asgari ücret düzeyinde ücretlerle çalışmaya devam edecek.
Tüm bunlara rağmen kamu taşeron işçilerinin asıl iş, yardımcı iş ayrımı yapılmadan tamamının kadroya alınacağının koskoca bir yalandan ibaret olduğu tüm açıklığı ile ortaya çıkmıştır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız detaylar kamu taşeron işçisine bırakın kadro vermeyi bundan sonra kamuya alınacak herkesin “özel sözleşmeli personel” olarak istihdamını hedeflemektedir. Lisans mezunu olup KPSS’den atanamayanların “özel sözleşmeli personel” olarak istihdamının önü sonuna kadar açılacaktır.
Böylece sık sık kamuda birbirinden farklı onlarca istihdam tipi olmasından yakınan, hatta “kamuda harf karmaşasına son vereceğiz” diyen AKP iktidarı mevcut istihdam biçimlerine esnek güvenceli, düşük ücretli, “özel sözleşmeli personel” adlı altında melez yeni bir istihdam eklemeyi tercih etmiştir.
Bunun adı müjde değil, tüm kamunun “özel sözleşmeli personel “ adı altında siyasi iktidarın taşeron çalışanı haline getirilmesidir. Bugün taşeron işçisine “müjde” diye sunulan kelimenin tam anlamıyla tüm çalışanlara “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikasının bir parçasıdır.
Eğer bir siyasal iktidar vatandaşlarına insanca çalışma ve yaşam koşulları sağlama, çalışanlar arasında adalet sağlama konularında samimi ise ilk yapacağı iş taşeron, 4/C, sözleşmeli, vekil gibi güvencesiz tüm istihdam biçimlerine son vermektir. Ancak 14 yıllık iktidar patriği AKP’nin böyle bir derdi olmadığını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Çünkü her zaman ifade ettiğimiz gibi AKP iktidarı emekten değil, sermayeden yanadır. Politikalarında emeğin değil, sermayenin-işverenlerin çıkarlarını temel almaktadır.
İşçilerin, emekçilerin 10-12 saat güvencesiz koşullarda çalışması, iki kişilik işin bir kişiye yaptırılması, çalışanların eline geçen paranın sefalet koşullarında bir yaşam sürmeye dahi yetmeyecek kadar erimesi, maliyet olarak görüldüğü için alınmayan önlemler sonucunda her yıl ortalama 1.500 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybetmesi AKP iktidarının çok da umrunda değildir. Çünkü AKP iktidarı için; sermaye lehine ‘daha ekonomik” ise işçinin, emekçinin kölece çalıştırılmasında bir sakınca yoktur.
Mecliste görüşülmekte olan özel istihdam büroları yasa tasarısı ile kiralık işçiliği dayatması, işçilerin kıdem tazminatını, kamu emekçilerinin iş güvencesini hedef alan politikalarda ısrar etmesi, “asgari ücreti 1.300 TL ye çıkardık” deyip maliyetini işverenlere değil, halka yıkması sermaye dostu-emek karşıtı politikasının gereğidir.
Tüm bu nedenlerle İktidarda olduğu 14 yılda kamuda çalışan kadrolu işçi sayısını bitme noktasına getiren, 23 bin 4C’liyi kadroya almamak için yıllardır ayak direyen, sözleşmelilerin kadroya alınmasını seçim yatırımına dönüştüren AKP iktidarının yedi yüz bin kamu taşeron işçisini kadroya almasını beklemek inandırıcı değildir. Nitekim başbakanın “kamuda tek bir taşeron işçi kalmayacak” nutkunun üzerinden daha birkaç saat bile geçmeden ortaya çıkan, tablo bunu ispatlamaktadır.
Öte yandan AKP’nin “Taşerona kadro müjdesi” işçilerin, emekçilerin insanca yaşam ve çalışma koşularına kavuşması konusunda AKP iktidarından medet ummanın ne kadar yanıltıcı olduğunu bir kez daha ispatlamıştır.
İşçileri, kamu emekçilerini, yoksullaştırılan halkı hedef alan bu emek karşıtı politikalar ancak söz konusu kesimlerin ortak mücadelesi ile durdurulabilir.
KESK olarak tüm çalışanlar için güvenceli iş – güvenli gelecek mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye; emeğin, ezilenlerin ortak mücadelesini örme konusunda üzerimize düşen görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirmeye devam edeceğiz.
Başbakan tarafından AKP Meclis Grubunda kamuda çalışan taşeron işçileriyle ilgili bir açıklama yapılmıştır.
1- Bu açıklamayla kamu kurumlarında taşeron şirketlerde çalıştırılan işçilerin 1 Kasım 2015 tarihinden önce işe başlamış olmaları kaydıyla asıl iş- yardımcı iş ayrımı olmadan kamuda istihdam edileceği ifade edilmiştir.
2- İstihdam biçiminin nasıl olacağı açıklamada belirtilmemiştir.
3- Belediye ve il özel idarelerinde çalışan taşeron işçilerin ise bu idarelerin kuracakları şirketlerde çalıştırılacağı ifade edilmiştir. Açıklamaya göre belediye işçilerine kadro verilmeyeceği anlaşılmaktadır.
4- Konuyla ilgili henüz ortada bir yasa tasarısı metni bulunmamaktadır.
5- Sendikamız bu konuda Hükümet tarafından Meclise bir yasa tasarısı sevk edildiğinde gerekli bilgilendirmeyi yapacak ve görüşlerini de ayrıca açıklayacaktır.
13 Mart 2016 tarihinde Ankara’da gerçekleşen, aralarında üyelerimizin yakınlarının da olduğu en az 37 insanımızın yaşamını yitirmesine, onlarcasının yaralanmasına neden olan saldırıyı lanetliyor, kınıyoruz. Sivil halka yönelik saldırıların insanlığa karşı suç olduğunu bir kez daha hatırlatıyor, yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
5 Haziran 2015 Diyarbakır,
20 Temmuz 2015 Suruç,
10 Ekim 2015 Ankara,
12 Ocak 2016 Sultanahmet/İstanbul,
17 Şubat 2016 Ankara,
13 Mart 2016 Ankara…
Her katliamdan sonra Hükümetten aynı açıklamalar, dosyalara gizlilik kararları, güvenlik zirvesi toplantıları, basın yayın ve sosyal medyaya erişim yasakları, sıfır istifa ve ülkeyi uçuruma götüren politikalarda ısrar!
Ankara 5 ay içinde 3. Kez sarsıldı, kahroldu… Ankara’da evine giden, parkta dolaşan insanlarımızı paramparça eden insanlık dışı saldırı gerçekleşirken, aynı saatlerde Yüksekova ve Nusaybin’in mahalleleri tankla, havan toplarıyla dövülüyor, Sur’da evler içindeki ceset parçalarıyla birlikte dozerlerle yerle bir ediliyordu. Dört bir yanımız kan, barut kokuyor. Ne bugünümüzün ne de yarınımızın en ufak bir güvencesi kalmadı.
Son bir yıl içinde yüzlerce insanımızın yaşamını yitirmesine yol açan saldırı ve katliamlara rağmen Cumhurbaşkanının hala “endişe etmeyin” demesinin kendisi en büyük endişe kaynağıdır. Endişe etmemiz için daha ne kadar ölmemiz gerekiyor?!
Sözün bittiği noktadayız!
İçte ve dışta savaş konseptinde ısrar eden, toplumsal kaygı ve güvensizlik ortamını kendi hedefleri için desteğe dönüştürmeye çalışan AKP Hükümeti bu şekilde yeni katliamlara davetiye çıkarmaktadır.
Savaş konseptinde ısrar, ölmeye devam edeceğiz demektir. Ortadoğu’daki etnik ve dini çatışmaların ülkemize taşınması demektir.
Başkanlık rejimi dışında herhangi bir derdi ve çalışması olmayan Hükümet derhal istifa etmeli, toplumun tüm kesimlerine güven verecek, toplumsal barışı sağlayacak ve ülkemizi uçurumun kenarından çekip alacak adımlar hızla atılmalıdır.
İhtiyacımız olan toplumsal öfke ve tepkiyi dindirme amaçlı güvenlik zirveleri değil tüm kesimlerin dahil olduğu çözüm ve barış zirvesidir.
Bir kez daha yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyor, insanlık suçu saldırıyı lanetliyoruz…
8 Mart 1857 tarihinde Newyork’lu kadın dokuma işçilerinin sömürüye, eşitsizliği ve haksızlığa karşı başlatıkları başkaldırının ateşi bugün tüm dünyada emekçi kadınların mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor.
KÜLTÜR SANAT SEN olarak tüm kadınların ‘8 Mart Kadınların Uluslar arası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü kutluyoruz.
“Kadınların Uluslararası Birlik, Mücadele Ve Dayanışma Günü” 8 Mart’ı kadınların direniş gücüyle karşılıyoruz.
Kadın emeğini, kimliğini ve bedenini hedef alan saldırılar erkek-devlet-sermaye ortaklığında devam ettiriliyor. Savaşın yok etmeye çalıştığı hakikatlerde her gün katledilen, intihara sürüklenen, tacize ve tecavüze uğrayan kadınların sayısında yaşanan artış, yokmuş gibi gösterilerek” kadına şiddet yoktur, algıda seçicilik vardır” söylemleri bizzat Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanı tarafından dile getiriliyor.
Kadın katillerine “saygın tutum” indirimleri uygulanarak, yeni katliam ve tecavüzlerin önü açılıyor. LGBTİ’lere yönelik nefret söylemi yaygınlaştırılıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Şeyhülislamlık kurumu gibi çalıştırılarak toplumsal yaşamın her alanının, özellikle günlük yaşamın dini esaslara göre yeniden şekillendirilmesi için bir “fetva makamı” olarak gün be gün etkisini artırıyor.
Fiili rejim değişikliğiyle tek adam yönetimine uygun yeni bir toplumsal inşa sağlanmak isteniyor. Biat eden yeni toplum modeline uygun olarak çalışma yaşamını düzenleyen yeni yasalar kadınlar yok sayılarak hayata geçiriliyor. Yarı zamanlı ve esnek çalışma biçimleri kadınların doğum ve annelik izinleri gerekçe gösterilerek temel istihdam biçimine dönüştürülmek isteniyor. Kiralık işçi dönemini başlatan yeni torba yasalarla kadınlar başta olmak üzere tüm emekçiler düşük ücretli, güvencesiz ve sendikasız çalışmaya mecbur kılınmaya çalışılıyor.
Kısaca özetlediğimiz bu tablo içerisinde, biz KÜLTÜR SANAT SEN’li kadınlar, yıllardır verdiğimiz eşitlik ve özgürlük mücadelesinde, toplumun her kesiminden ezilen, dışlanan ama isyan eden, barış, emek ve özgürlük mücadelesi ile kadın mücadelesinin ayrılmaz bütünlüğüne inanan bütün kadınlarla direnişi büyüterek yaşamlarımız üzerinde kurulan erkek egemen ablukayı kırabileceğimize inanıyoruz.
Bu nedenle, savaşa, güvencesizliğe, kadın katliamlarına karşı ”İŞ GÜVENCEMİZ İÇİN MÜCADELEMİZDE ISRAR EDİYORUZ” şiarıyla kadınların direniş tarihinin sembolü olan 8 Mart’ı anlamına uygun bir kararlılıkla karşılıyoruz.
Biz kadınları çalışma yaşamı ve kamusal alanlardan kopararak eve kapatmayı hedefleyen iktidarın baskı ve korkutma politikalarına karşı, iş yerlerimizde, sokaklarda, alanlarda sesimizi ve isyanımızı büyüterek mücadelemizi devam ettirmeye kararlı olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
– Tehdit amaçlı genelgelere ve bizi güvensizleştirmeye çalıştıkları yasal düzenlemelere karşı, İş yerlerimizde ”İş Güvencemizden Vazgeçmiyoruz!” diyerek kadın emekçilerle dayanışmayı büyütmeye devam edeceğiz.
– KÜLTÜR SANAT SEN’li Kadınlar olarak, yıllardır dile getirdiğimiz ”8 Mart’ın Resmi Tatil Olsun ” talebimizi bu yıl da güçlü bir şekilde sahipleneceğiz. Yaşam ve iş güvencemize sahip çıkmak için üretimden gelen gücümüzü kullanacağız ve
”KADINLARIN ULUSLARARASI BİRLİK, DAYANIŞMA VE MÜCADELE GÜNÜ” olan 8 Mart, yıllardır verdiğimiz eşitlik ve özgürlük mücadelemizin en önemli kazanım günüdür. Bu nedenle 8 Mart eylem etkinlikleri çerçevesinde taleplerimizi yeni kazanımlara dönüştürmek için mücadeleyi ve dayanışmayı büyütüyoruz.
Taleplerimiz:
– Kadınların istihdam da var olmasını esnek ve güvencesiz çalışma koşuluna bağlayan, aslolarak kadını istihdam dışında tutmaya yönelik olarak çıkarılan yasal düzenlemelerden vazgeçilmeli, kadınlara güvenceli istihdam olanakları yaratacak yasal düzenlemeler kadınların görüşleri alınarak yapılmalıdır.
– Kadın istihdamının önündeki en büyük engel olan bakım sorumluluğunun erkek-devlet ve işveren tarafından paylaşılmasını sağlayan yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
– Kapatılan kamu kreşleri tekrar açılmalı, gerektiğinde 24 saat açık olacak, nitelikli, ücretsiz ve anadilinde hizmet verecek kreşlerden, istihdam şekline ve mesleğine bakılmadan tüm çalışanların faydalanması sağlanmalıdır.
– Kadın cinayetlerini ve kadına yönelik şiddeti engelleyecek gerekli yasal düzenlemeler derhal yapılmalı, İstanbul sözleşmesi başta olmak üzere bu konuda imza atılan tüm uluslararası sözleşmelerin gereği yerine getirilmelidir.
– Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığı kaldırılarak yerine Kadın Bakanlığı kurulmalıdır.
– 8 Mart resmi tatil ilan edilmelidir.
Değerli arkadaşlar,
Sınıflı, sömürücü, cinsiyetçi ve hiyerarşik bir düzenin temsilcileri geldiğimiz tarihsel kesitte kadınları yeniden zapturapt altına almak için dağarcıklarında biriktirdikleri bütün şiddet, hile ve ideolojik aygıtları devreye sokuyorlar. Fakat şunu iyi bilsinler ki;
Kadınlar olarak bize dayatılan erkek egemen yaşamı reddediyoruz. Bir dönemin kadim hafızasını yeni bir tarihsel çağa aktarmak için, eşitlik özgürlük için mücadeleyi büyütmek için,
Hakları için mücadele eden Renault işçilerine yönelik sermeyenin direktifleri doğrultusunda gerçekleştirilen polis saldırısını kınıyoruz.
Geçtiğimiz mayıs ayında gerçekleştirilen direnişi örgütledikleri gerekçesiyle işten atılan arkadaşlarını savunmak için üretimi durduran ve direnişe geçen Renault işçilerini bütün işçi ve emekçilerin sesi olarak görüyor, onların direnişini kendimizin sayıyoruz.
İşten atmalar, gözaltılar, baskılar ve tehditler emekçilerin hak ve özgürlük mücadelesini durdurmaz.
Öncelikle dün Ankara’da gerçekleşen saldırıyı ve katliamı şiddetle protesto ediyor kınıyoruz. Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
AKP’nin savaş ve mezhepçiliğe dayalı dış politikaları ve iktidar hesapları nedeniyle ülkemiz kan gölüne döndü. Suruç, Diyarbakır, Adana, 10 Ekim ve 17 Şubat Ankara bombalamaları ve katliamları adeta birbirini takip eden, birbirini besleyen, aynı amaca hizmet eden nitelikte saldırılardır. Her ne hikmetse hepsi hakkında hızla gizlilik kararları alındı, basına haber yasağı kondu ve tıpkı saldırılar gibi dosyaları da karanlıkta bırakıldı. Sivil siyasetçilerin, sendika yöneticileri ve üyelerinin, demokratik kitle örgütü temsilcilerinin attığı her adımı, sarf ettiği her sözcüğü, gittiği her yeri takip eden devlet burnunun dibindeki cephanelikleri, canlı bombacıları, patlamaya hazır araçları göremiyor, engellemiyor! Katliamları kınayan, protesto edenler için ise hızla soruşturmalar açılıyor, cezalar veriliyor! Yüzlerce insanımızı kaybettik, hala bir tek Bakan, bir tek yetkili istifa etmedi. Hükümet hala bir güvenlik zaafiyeti olmadığını iddia edebiliyor! Cumhuriyet tarihi bu kadar yüzsüz, bu kadar pervasız bir Hükümet görmedi.
Daha yakın zamanda Barış, Emek ve Demokrasi mitingi katliamla engellenmiş, 101 canını kaybetmiş bir Konfederasyon olarak yaşamını yitirenlerin yakınlarının acılarını derinden hissediyor, yaralıların durumunu çok iyi anlıyoruz. Amacımız ne acıları yarıştırmak ne de Hükümeti eleştirmek için fırsata dönüştürmektir. Bunu vicdansızlık, ahlaksızlık ve siyasi ilkesizlik olarak görürüz. Ancak Hükümetin hala da göz göre göre katliam zeminini devam ettirmesine, aynı politikalarda ısrar etmesine, acılar üzerinden toplumsal kutuplaşma ve nefret duyguları yaratmasına göz yumamayız. Çünkü giden, yiten bizleriz. Artık yeter demek zorundayız.
Bir kez daha Yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Basın açıklamamızın ana konusu olan, dün Resmi Gazetede yayınlanan genelge de Hükümetin ortalığın kan gölüne dönmesine, can güvenliğimizin tehdit altında olmasına neden olan güvenlikçi bakışından, savaş politikalarından bağımsız değildir.
Her gün AKP darbesinin yeni bir uygulaması ile karşılaşmaktayız. 28 Şubat döneminde olduğu gibi hukuk askıya alınmış, andıçlarla, genelgelerle, yönetmeliklerle ya da sözlü talimatlarla tüm muhalif kesimler üzerinde faşizan bir baskı oluşturulmakta, uygulanmak istenen politikalara karşı potansiyel tüm direnç noktaları ortadan kaldırılmak istenmektedir. Devletin tüm kurum ve olanakları “balans ayarı” için kullanılmaktadır. Fiili rejim değişikliğinin halklarımıza kabul ettirilmesi, benimsetilmesi için muhtarlarla, kaymakamlarla, yargı mensuplarıyla, YÖK üyeleriyle ve diğer birçok kurum temsilcileriyle düzenli toplantılar yapılmakta ve her aşamada ilkin yandaş medya devreye sokulmaktadır.
Saray ve AKP darbesi ile muhalif kurum ve kişiler sokağa çıkamaz, eylem ve etkinlik yapamaz, sendikal mücadele yürütemez, adeta nefes alamaz hale getirilmek istenmektedir.
Sık sık 90’lı yıllara dönmekle bizleri tehdit eden AKP, bu yılları çok çok aşan, kendi rejimine has dikta uygulamalarını 12 Eylül Anayasasını bile ayaklar altına alarak hayata geçirmektedir.
Genelge Muhalif Tüm Kesimlere Yönelik Topyekûn Saldırının Bir Parçasıdır!
17 Şubat 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 2016/4 sayılı genelge de içinden geçtiğimiz sürecin bir ara rejim olduğunu teyit eder niteliktedir. Anayasaya ve uluslararası hukuka aykırı olduğu açık olan genelge ile kamuda muhalif kesimlere karşı topyekun bir tasfiye süreci başlatılmıştır.
Başbakan yayınlamış olduğu genelge ile adeta Saray’a ve mevcut hükümete muhalefet eden, demokratik haklarını kullanan tüm kamu emekçilerini “legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten kişiler” olarak ilan etmiştir.
Mevcut 12 Eylül Anayasa’sında dahi 2. madde Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir hukuk devleti olduğunu, 7. madde yasama yetkisinin TBMM’inde olduğunu, 9. maddesi yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağını, 10. madde herkesin kanun önünde eşit olduğunu, 11. maddesi de Anayasa’nın yasama, yürütme ve yargı organları da dahil tüm idari makamları, tüm kuruluş ve kişileri bağlayan yer olduğunu düzenlemiştir. Anayasa’nın 12 ve 13. maddelerde ise ilerleyen kısımlarda tek tek belirtilerek teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri ve sınırlanabilmesinin anayasaya uygun kanunlar olduğunu tesis etmiştir. Anayasa tarafından korunmasına rağmen AKP tarafından ihlal edilen hakların en başında ise Anayasa’nın 25 ve 26. maddeleri gelmektedir. Bu maddeler düşünce ve kanaat açıklama ve yayma hürriyetlerini düzenlemektedir. Yine sosyal ve ekonomik haklar başlığı altında 51. maddeler ve devamına ise sendika kurma, ekonomik ve çalışma şartlarında adaletin tesisi için faaliyet yürütme hakları Anayasal güvence altına alınmış haklardır. Elbette Anayasa’da düzenlenmiş bu hakların hepsi ile ilgili birçok kanun ve uygulama yönetmelikleri de bulunmaktadır. Türkiye’de hali hazırda bulunan Anayasa başta olmak üzere yürürlükteki tüm kanunlar evrensel hukukun oldukça gerisinde düzenlemeler olup bu kapsamda Anayasa 90/5 usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağını belirtmiştir.
Başbakan Davutoğlu imzasıyla yayınlanan “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” genelge ile mevcut 12 Eylül baskı rejimi dahi yeterli görülmeyerek; yasalar ve mahkemeler hiçe sayılmıştır.
Başbakanlık Suç İşlemektedir!
Mevcut Anayasa, TCK ve uygulan kanunlar toplum tarafından baskıcı, totaliter demokratik hakların kullanılması önünde engel olduğu her kesimce kabul edildiği halde, Başbakanlık tarafından yayınlanan bu genelge ile yasama yetkisi başbakanlığa, yargı yetkisi de amirlere devredilmekte, kanunların yerine genelge konularak hukuk askıya alınmaktadır. Hukuku askıya almanın ne demek olduğu Türkiye darbeler tarihi çok iyi göstermektedir.
En kaba hali ile Başbakanlık bu genelge ile amirlerine “siz dediklerimizi uygulayın, hukuk kısmını biz hallederiz” demektedir. Bu hali ile yayınlanan genelge yasaya aykırı olup başlı başına suç oluşturmaktadır.Kanunsuz emir; veren için de ve uygulayan için de suçtur!
Barış talebinin ve “Çocuklar Ölmesin” demenin bile “terör propagandası” sayıldığı bugünlerde AKP daha da ileriye giderek kamu emekçilerinin en ufak bir itirazını bile bu kapsama almak istemektedir.
Şu anda bile AKP valileri ve idarecileri kendilerine tanınan sınırsız yetkiyle üyelerimiz hakkında soruşturmalar açıyor, sürgün ediyor, mobbing uyguluyor, gözaltına aldırıyor, tutukluyor ya da görevden uzaklaştırıyorlar. Binlerce üyemiz sürgün edildi, yüzlercesi işten atıldı ya da atılması talebiyle soruşturmalar yürütülmektedir. AİHM, Anayasa Mahkemesi ve uluslararası sözleşmelere rağmen greve katıldıkları için binlerce kamu emekçisi hakkında davalar açıldı. Basın açıklamaları artık Terörle Mücadele şubeleri tarafından takip edilmekte ve bu kapsamda işlem yapılmaktadır.
Tüm bunlara rağmen yayınlanan Başbakanlık Genelgesi bu baskının, saldırıların ve yönelimin sınır tanımaz bir şekilde artacağını, yaygınlaşacağını göstermektedir.
AKP, yasa yapma gereği bile duymadan 12 Eylül’ün 1402 sayılı kanununu çok daha geri bir noktadan genelgeye dönüştürmüştür. 28 Şubat darbecilerinin “irtica ve bölücülükle mücadele” bahanesiyle çıkardığı Eylem Planları ve MGK kararları AKP’de “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları” adıyla çıkarılmıştır. 28 Şubat darbesinde hakkında disiplin cezası verilen ve görevine son verilenler için çeşitli düzenlemeler yapan, af çıkaran ve bununla övünen AKP, 19 yıl sonra ve yine bir Şubat ayında 28 Şubat hukukuna sığınmıştır.
Darbeci zihniyet AKP ile devam etmektedir…
Kaymakamlarla yapılan toplantıda Cumhurbaşkanı “…Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın” diyerek kendisinin hukuka yaklaşımını kaymakamlara da tavsiye etmiştir. Genelge ile de Anayasa, yasalar ve uluslararası sözleşmeler bir tarafa konmakta ve idareye “ivedilikle yapın” denmektedir.
Bu zihniyet iki gün önce de Artvin Cerattepe’de suyuna, toprağına, ormanına, havasına sahip çıkan ve hukuken de haklı olan halkın direnişi karşısında güvenlik güçlerine “vurun geçin” demiştir.
“Kamu güvenliği” adı altında son aylarda ülkemizi savaş alanına çeviren AKP bu kez de “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları” adı altında kamuda ve kamu emekçileri üzerinde faşizan bir saldırı, cadı avı ve korku dalgası başlatmak istemektedir.
KESK olarak, son dönemde iyice belirginleşen büyük baskı düzenine karşı, onurlu ve kararlı duruşumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz. Baskılara, tehditlere ve zorbalığa boyun eğmeyeceğiz. “Durmak yok yola devam” diyerek faşizan saldırıları tırmandıran AKP’ye karşı “Yılmak yok mücadeleye devam”,
Sendikamız ESM tarafından emekli olan üyesi adına açılan dava neticesinde Ankara 10. İdare Mahkemesi tarafından, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun 89. maddesinin 4. fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “… verilecek emekli ikramiyesinin hesabında 30 fiili hizmet yılından fazla süreler (dikkate alınmaz)” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve bu başvuru sonucunda ilgili yasa kuralı Anayasa’nın 2, 10 ve 60. maddelerine aykırı bulunarak 25.12.2014 tarihinde iptal edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin 25.12.2014 tarih, 2013/111 E. ve 2014/195 K. sayılı kararı 07.01.2015 tarih ve 29229 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararının Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile birlikte;
•Bugünden sonra emekli olacaklar; hiçbir başvuruya gerek olmaksızın hizmet sürelerinin tamamı için emekli ikramiyesi almaya hak kazanmışlardır.
•Kararın yürürlüğe girmesinden önce emekli olanların ise; SGK’na başvurarak, emekli ikramiyelerinin 30 yılı aşan kısmı için de kendilerine ikramiye ödenmesini talep etmeleri ve gelecek ret yanıtına karşı idare mahkemesinde dava açmaları gerekmektedir.
İkinci madde de belirtiğimiz hususta mahkemeye başvuruda bulana emekliler hakkında yerel mahkemelerden gelen olumlu kararlar üzerine konu Danıştay’a taşındı. Danıştay 11. Dairesi 17/02/2016 tarihli ve 2016/223 E. 2016/583 K. Sayılı kararıyla ilk derece mahkemesi kararını onadı ve şu ifadelere yer verdi;
“Bu bağlamda; 30 fiili hizmet yılından fazla süreler için emekli ikramiyesi ödenmesine engel olan yasal düzenlemenin, Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi nedeniyle oluşan yeni hukuki duruma göre, davacıya 30 yılın üzerinde bulunan hizmet süresi için emekli ikramiyesi ödenmesi gerektiği açıktır. …
Buna göre, 07/01/2015 tarihinden önce emekli olan emekli sandığı emeklilerine de 30 yıldan fazla hizmet yıllarına isabet eden emeklilik ikramiyesi tutarının ödenmesi gerektiği hususu Danıştay tarafından da kabul edilmiştir.
İdarenin 15 gün içerisinde karar düzeltme talebi hakkı bulunuyor. Karar düzeltme yoluna gidilmez ya da karar düzeltme talep edilip yüksek mahkeme tarafından Danıştay kararı kabul edilirse,belirtilen karar kesinleşmiş olacak ve dava açacaklar için önemli bir emsal karar olacaktır.
Kültür Sanat-Sen olarak 23.12.2006 tarihinde yapılan ‘’Kültür ve Turizm Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatı personelinin görevde yükselme sınavının’’ bazı soru ve cevaplarının hatalı olduğu ve hatalı değerlendirmeler yapıldığından bahisle ‘ŞEFLİK’ sınav sorularının 6,40,41,42,44,52,64 ve 74. sorularının iptaline ilişkin Ankara 2. İdare Mahkemesinde Bakanlık aleyhine dava açmıştık. Mahkeme tarafından yapılan değerlendirme sonucu sınavda A kitapçığındaki 6,44,64 ve 74 numaralı sorularının hatalı olduğuna karar verilmiştir.
2006 yılında sınava girmiş tüm kamu emekçilerinin sınav kağıtları oluşan yeni duruma göre değerlendirilip 70 barajını geçen personelin sınavda başarılı sayılmaları gerekmektedir. Başarılı olan personellerin 2006 yılı itibariyle atamaları yapılacak geçmişe dönük maaş farkları faizle birlikte idare tarafından ödenecektir. Bilgilerinize sunar, başarılar dileriz.