15-16 HAZİRAN DİRENİŞİNİ MÜCADELEMİZDE YAŞATIYORUZ!

Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihine altın harflerle yazılan 15-16 Haziran 1970 Direnişini, 45. yıldönümünde coşkuyla selamlıyoruz.

İşçi sınıfı, sendikalarını özgürce seçmelerine engel olmayı, toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlamayı, yetki kotası ile mücadeleci sendikaların önünü kesmeyi hedefleyenlere şanlı 15-16 Haziran direnişi ile cevap vermiştir.

Farklı konfederasyonlara bağlı sendikaların üyeleri olsalar da kazanımlarına göz dikenlerin karşısında tek vücut olan 168 fabrikadan 150 bin işçi, Türkiye işçi sınıfının önüne çekilmeye çalışılan seti aşarak unutulmaz bir direniş örneği sergilemiştir.

Dönemin siyasal iktidarı yükselen işçi hareketi karşısında çareyi 15 Haziran akşamı 60 günlük sıkıyönetim ilan etmekte bulmuştur. Direnişe öncülük eden beş bini aşkın işçi işten atılmış, DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin büyük bölümü sıkıyönetim mahkemelerince yargılanarak tutuklanmıştır. Tüm baskılara rağmen direnen işçi sınıfının kararlı tutumu sonuç vermiş, Anayasa Mahkemesinin 9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararla sendikal hakları yok etmeyi hedefleyen yasa iptal edilmiştir.

Emekçilerin mücadelesini yasalarla bastırmaya çalışanlar çoktan tarihin çöplüğünde yerini aldı. Ancak 2 gün boyunca Adapazarı’ndan İstanbul’a kadar işyerlerinde, alanlarda mücadeleyi omuzlayan yüz binlerce işçi asla unutulmadı, unutulmayacak. Çünkü 15-16 Haziran Direnişi, sendikal mücadelenin nasıl olması gerektiği noktasında bir mihenk taşı olduğu kadar işçi sınıfının öz gücünü en açık haliyle gösteren bir direniş olarak hafızlara kazınmıştır. Hakların meclis kulislerinde, masa başlarında değil, işyerlerinde başlatılan birleşik fiili ve meşru mücadele ile korunabileceğini dosta düşmana göstermiştir.

Ancak dönemin TİSK başkanının  ‘gülme sırası bizde’ sözleri ile özetleyebileceğimiz 24 Ocak kararlarını hayata geçiren 12 Eylül faşist darbesi sonucunda çalışma yaşamında yeni bir dönüşüm yaşamıştır. Emeğin aleyhine yaşanan bu dönüşüm 13 yıllık AKP iktidarı döneminde zirve yapmıştır. Sendikal örgütlülük taşeronlaştırma, esnek, güvencesiz istihdam biçimleri ile zayıflatılmış,  emek mücadelesinde Truva atı rolü oynama rolü biçilen yandaş yapılar siyasal iktidar eli ile hormonlarak büyütülmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği hizmetleri piyasaya açılmış, kuralsızlaştırma ve güvencesizlik çalışma hayatının bağrına adeta bir hançer gibi saplanmıştır. 

Tüm bu karanlık tabloya rağmen sendikal haklarının elinde alınmasına karşı ayağa kalkan işçi sınıfının birleşik mücadelesinin ürünü 15-16 Haziran ruhu üzerinde 45 yıl geçse de her işçi-emekçi direnişinde yeniden filizleniyor. 12 Eylül’le önlerine konulan, AKP iktidarı döneminde büyütülen engellere karşı mücadelesini sürdüren işçilerin,  emekçilerin yoluna ışık tutmaya devam ediyor. 

Bizler de KESK’e bağlı sendikalara üye yüz binlerce kamu emekçisi olarak 15-16 Haziran Direnişinin 45. yıldönümünde, daha iyi bir yaşam ve çalışma koşulları, güvenceli ve güvenli çalışma hayatı için mücadelesini kararlılıkla sürdürüyoruz.

Bundan 45 yıl önce işçiler haklarını işyerlerinde, sokaklarda, alanlarda birleştirdikleri direnişlerinde nasıl sahiplendilerse, bizler de grevli ve toplu sözleşme hakkımız başta olmak üzere temel haklarımıza öyle sahip çıkacağız. Bu inanç ve kararlılığımız, 15-16 Haziran Direnişi’nin mimarı olan yüz binlerce işçiye gösterilecek en büyük saygı duruşudur. Onların yiğit, gözü pek ve onurlu mücadelesini mücadelemizde yaşatacağız.

                                                                                                                                                         Yürütme Kurulu

BASINA ve KAMUOYUNA

Düşüncelerinden dolayı Levent Üzümcü’yü itibarsızlaştırıp silmeye kalkanlara soruyoruz:

Eleştiri Suç mu?

Korkunun ve çıkarcılığın hepimizi “yoksun” bıraktığı günümüzde, düşüncelerini korkmadan aktaran sanatçı arkadaşımız Levent Üzümcü, Şehir Tiyatroları’ndan, memuriyetine de son verilerek çıkarılmak isteniyor.

Sanata ve sanatçıya tahammülsüzlüğün ve karalama zincirinin yeni bir halkası olarak gördüğümüz bu saldırıyı, bir sindirme operasyonu olarak değerlendiriyoruz. Sanatçıları işsiz ve sahnesiz bırakmakla tehdit ederek etkisizleştirmeyi hatta birer emireri haline getirmeyi hedefleyen bu yaklaşım kabul edilemez.

Levent Üzümcü, özgürlüğe olan inancında yalnız değildir. Özgür insan elbette eleştirecektir. Özgür insan elbette yanlışa karşı çıkacaktır.

Şehir Tiyatroları Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nin “Temelli Çıkarılmayı” düzenleyen 46. ve 657 sayılı kanunun 125/E maddesindeki hiçbir unsur, Levent Üzümcü ile ilişkilendirilemez. Bu işlem tamamıyla hukuksuzdur.

Büyükşehir Belediyesi Yüksek Disiplin Kurulunu oluşturan Belediye Encümeni üyelerini ve başta Başkan Kadir Topbaş olmak üzere tüm yetkilileri bu büyük yanlışa dur demeye çağırıyor ve bir “akıl tutulması” yaşamayacaklarına inanıyoruz. 

Şu unutulmasın: Tiyatro Sanatına ve Sanatçılarına bu haksız saldırıları yapanlar, karşılarında önce sanatçıları sonra seyircilerimizi bulacaklardır.

Evet, bugün Levent Üzümcü, yarın kim?

Ardından ikinci soru geliyor, seçimler sanat ve sanatçılar için umut mu?

Kültür ve Sanata Sayın Maliye Bakanının biçtiği “ÇEREZ PARASI” kadar bile bütçe ayırmayı düşünmeyen AKP’nin tekrar iktidara gelmesi halinde değil.

2014 yılında 3 milyar 300 milyonu, emirlerindeki makam araçlarına ayırabilenler, bu ülkenin Sanat ve Kültürü için ancak 1 milyar 868 milyonluk bir bütçe ayırıyorlar. Anlaşılan onların gözlerinde Kültür ve Sanatın, “Çerez” kadar değeri yok.

Sanat ve Sanatçı için umut; Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi kadar bütçe ayıracak iktidarlarla doğacak…

Sanat ve Sanatçı için umut; tüm Ödenekli Sanat Kurumlarını kapatmayı amaçlayan TÜSAK Tuzağına hayır diyen iktidarlarla doğacak…

Sanat ve Sanatçı için umut; Sanat Kurumlarında iş güvenceli istihdamın gerçekleştiği, sendikal hak, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü esas alan bir yaklaşımın yer aldığı, taşeron çalışma düzeninin olmadığı, sanat üreticilerinin meslek tanımlarının tartışılmayacak şekilde yapıldığı, yeni teknolojilerle donatılmış, uygarçalışma ortamlarının sağlandığı, yaygınlaşmayı böylesine uygun mekânlarda sürdürmeyi amaç edinmiş, sanatın isterleri doğrultusunda özerk, özgün ve merkeziyetçiliği sıfırlanmış, kişilerle değil, kurullarla yönetimi esas alan, mesleğin çalışma koşullarına uygun emeklilik düzenlemesinin de içinde yer aldığı, çağdaş yasalar yapmaya hazır iktidarlarla doğacak.

Sanat ve Sanatçı için umut; Atatürk Kültür Merkezini Cibali Karakolu olmaktan kurtarıp, tekrar Sanatın emrine verecek iktidarlarla doğacak.

Sanat ve Sanatçı için umut; bu alana yapılacak atamalarda, liyakati, sanatta yeterliliği esas alan, adil, demokratik ve çağdaş yöneticileri atayacak iktidarlarla doğacak.

Sanat ve Sanatçı için umut; sansürü hiç düşünmeyen, üretilenin ve üretenin üstünde idari ve parasal araçları kullanarak denetim kurmaya kalkmayan iktidarlarla doğacak.

Sanat ve Sanatçı için umut; Levent Üzümcü’ye, Defne Halman’a, Fazıl Say’a, Ferhan Şensoy’a, Mehmet Ali Alabora’ya ve aşağılanıp itibarsızlaştırılmaya çalışılan tüm onurlu sanatçılara, hak ettikleri saygıyı gösterecek, iktidarlarla doğacak.

Peki, bu umudu taşıyor muyuz?

Elbette.

Ülkemizde yaşanan bugünkü zor ortamdan, sanatın yol göstericiliğinde çıkacağız. Bizler er ya da geç bu gelişmenin yaşanacağına eminiz!

KÜLTÜR SANAT SEN (Kültür Sanat Ve Turizm Emekçileri Sendikası)

DETİS (Devlet Tiyatrosu Sanatçıları )

OPSOD (Opera Solistleri Derneği)

TOBAV (Devlet Tiyatrosu Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı)

TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği)

TOPLU SATIŞ SÖZLEŞMELERİNE KARŞI DİRENİŞ BÜYÜYOR!

Bursa’daki Renault Fabrikası’nda çalışan, metal işkolundaki işçilerin dün akşam itibariyle başlattığı haklı, meşru ve onurlu direnişi selamlıyor, destekliyoruz.

Metal işkolunda bir süredir devam eden ve toplu satış sözleşmesini kabul etmeyen, onurlu ve insanca yaşanacak bir ücret isteyen işçilerin eylemi özgür ve gerçek toplu sözleşmeye giden yolu açacak niteliktedir.

Konfederasyonumuz işbirlikçi ve yandaş sendikaların düşük ücret dayatmasına karşı metal işçilerinin başlattığı ve kamu emekçilerinin de temel taleplerinden olan gerçek ve özgür toplu sözleşme düzeni sağlanıncaya kadar süreceğine inandığımız eylemi her platformda sahiplenecek, dayanışma içerisinde olacaktır.

Hükümet grev yasaklama ve yandaş yapılanmalar üzerinden baskı kurma politikasından vazgeçmeli, işveren işçilerin taleplerini karşılamalı, işbirlikçi sendikalar direnişçi işçileri işten ayrılmaya zorlamaktan vazgeçerek kendileri bu alandan çekilmelidir!

Yaşasın Metal İşçilerinin Onurlu Direnişi!

İŞSİZLİKTE KORKUTAN RAKAMLAR… 4 YILIN ZİRVESİNDE

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, gelişmiş ülkelerde temel işsizlik verisi olarak kabul edilen tarım dışı işsizlik de yüzde 12.9’a çıktı.

TÜİK verilerine göre, 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2014 yılı Aralık döneminde 3 milyon 145 bin kişiye yükseldi. İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 10.2 kadınlarda ise yüzde 12.6 oldu.

15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranı yüzde 20.2 iken, 15-64 yaş grubunda bu oran yüzde 11.2 olarak gerçekleşti.

Aralık döneminde istihdam oranı yüzde 44.7 oldu. Bu oran erkeklerde yüzde 63.6, kadınlarda ise yüzde 26.2 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin yüzde 19.5’i tarım, yüzde 20.5’i sanayi, yüzde 7.1’i inşaat, yüzde 52.8’i de hizmetler sektöründe yer aldı.

Aralık döneminde işgücüne katılma oranı yüzde 50.2 olarak gerçekleşti. İşgücüne katılma oranı erkeklerde yüzde 70.8, kadınlarda ise yüzde 30.0 oldu.

Herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı 2014 yılı Aralık döneminde yüzde 33.2 olarak gerçekleşti. Bu oran tarım sektöründe yüzde 81.2 iken, tarım dışı sektörlerde yüzde 21.6 oldu.

Kaynak: Cumhuriyet / 16 Mart 2015

AKM’NİN ORADA NE OLUYOR?

Cumhuriyet  – 14 Mart 2015

Kendisini “AKM ihanetini didikleyenlerden biri” olarak tanımlayan eski Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) kullanım alanı içersinde olan yeşil alanın önüne Gezi Pastanesi tarafından onarım adı altında inşa faaliyetleri yapılmakta olduğunu söyledi. Akmen, daha önce de var olan, ancak sadece kaldırıma ahşap bir podyum yapılarak üzerine masalar konulan ve kötü hava şartlarında üstü geçici bir sistemle örtülen mekâna, şimdilerde kalıcı nitelikte uygulamalar yapıldığını belirtti. Daha önceki uygulamada o dönemin AKM Müdürlüğünce işlem yapılmış olduğunu söyleyen Akmen, Beyoğlu Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi, Emniyet Müdürlüğü ve ilgili Bakanlıklara durumun aktarıldığını vurguladı. “Bugünkü durumun farklı” olduğunu belirten Akmen, “Şu anki inşai faaliyet eskisine göre daha da büyütülerek yapılmakta, AKM’nin kullanımındaki bu alan elden gitmekte ve ileride AKM’de yapılacak uygulama sırasında bu alan kullanılamayacak hale gelmekte” dedi. Kaldırımlara kafeterya/café yapmanın birçok ülkede olduğu gibi bizde de uygulandığını söyleyen Akmen, “Doğaldır, hiçbir itirazım olamaz. Ancak bu işler mekân şahsa ait ise binanın önüne bina sakinlerinden izin alınarak ve kira ödenerek yapılır. Oysa Gezi Pastanesi’nin önündeki söz konusu alan AKM Müdürlüğü’ne ait” diyerek, uygulamanın Gezi Pastanesinin kendi sahibi olduğu alana değil, başka bir mülkiyete ait yere yapılmakta olduğunu vurguladı. AKM Müdürlüğü’nün izni olmadan bu işlerin yapılmasının mümkün olamayacağını, olmaması gerektiğini savunan Akmen, uzun süreden beri devam eden tadilat ve ek inşaat işleriyle ilgili olarak AKM Müdürlüğü’nün ne gibi işlemlerde bulunduğunu sordu. “Yoksa Müdür Beyimiz olayı görmezden mi gelmektedir ya da kültürlü Kültür Bakanımız bu alanı gözden mi çıkarmıştır?” diye soran Akmen, İstanbul’un en önemli ve metrekare fiyatı en yüksek olan Beyoğlu ilçesinde, Taksim’de böyle illegal bir iş halkın gözü önünde yapılabiliyorsa, varın siz düşünün daha başka yerlerde neler yapılıyor” dedi. Gezi Pastanesi’nin sahibinin Büyükşehir Belediye Başkanı’nın yakını olduğunun, hatta Cumhurbaşkanıyla da yakın ilişkiler içinde bulunduğunun, giderek müşterek işler yaptıkları yolunda haberler alındığının altını çizen Akmen, AKM Müdürünün ivedilikle yasal işlem başlatması gerektiğini, aksi takdirde kendi deyimiyle “Büyük AKM günahının” onun da üstüne yıkılacağını söyledi. Gezi Pastanesi yetkililerinin alanın AKM’ye ait bir parsel olmadığını, Belediyeden kiraladıklarını belirtmelerine karşılık, Akmen alanın büyük bir kısmının AKM’ye tahsisli olduğuna dair kendisinde tapu kaydı bulunduğunu, gerektiğinde bunu ispatlayabileceğini ileri sürdü.

‘Halkın Kültür Sarayı’

Mimarlar Odası ve Kültür Sanat-Sen‘in de içinde olduğu bir ekip “AKM’deyiz İnisiyatifi” altında bir oluşum başlattı. Topluluk, sosyal medyada çeşitli hesaplar açarak AKM’yi gündemde tutmaya çalışıyor. Hesapların linki ise şöyle: akmdeyiz.org; http://www.facebook.com/AKMdeyiz; https://twitter.com/AKMdeyiz

Müzisyen, besteci Atilla Özdemiroğlu #AKMNedenKapalı tiwitter hesabına “AKM neden kapalı? sorusunun ilk muhattabı Kültür Bakanıdır. Halkının kültür sarayı yokedilmiş dünya başkenti?! Eninde sonunda #AKMdeyiz” diye yazdı.

AKM’NİN ORADA NE OLUYOR?

Cumhuriyet  – 14 Mart 2015

Kendisini “AKM ihanetini didikleyenlerden biri” olarak tanımlayan eski Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) kullanım alanı içersinde olan yeşil alanın önüne Gezi Pastanesi tarafından onarım adı altında inşa faaliyetleri yapılmakta olduğunu söyledi. Akmen, daha önce de var olan, ancak sadece kaldırıma ahşap bir podyum yapılarak üzerine masalar konulan ve kötü hava şartlarında üstü geçici bir sistemle örtülen mekâna, şimdilerde kalıcı nitelikte uygulamalar yapıldığını belirtti. Daha önceki uygulamada o dönemin AKM Müdürlüğünce işlem yapılmış olduğunu söyleyen Akmen, Beyoğlu Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi, Emniyet Müdürlüğü ve ilgili Bakanlıklara durumun aktarıldığını vurguladı. “Bugünkü durumun farklı” olduğunu belirten Akmen, “Şu anki inşai faaliyet eskisine göre daha da büyütülerek yapılmakta, AKM’nin kullanımındaki bu alan elden gitmekte ve ileride AKM’de yapılacak uygulama sırasında bu alan kullanılamayacak hale gelmekte” dedi. Kaldırımlara kafeterya/café yapmanın birçok ülkede olduğu gibi bizde de uygulandığını söyleyen Akmen, “Doğaldır, hiçbir itirazım olamaz. Ancak bu işler mekân şahsa ait ise binanın önüne bina sakinlerinden izin alınarak ve kira ödenerek yapılır. Oysa Gezi Pastanesi’nin önündeki söz konusu alan AKM Müdürlüğü’ne ait” diyerek, uygulamanın Gezi Pastanesinin kendi sahibi olduğu alana değil, başka bir mülkiyete ait yere yapılmakta olduğunu vurguladı. AKM Müdürlüğü’nün izni olmadan bu işlerin yapılmasının mümkün olamayacağını, olmaması gerektiğini savunan Akmen, uzun süreden beri devam eden tadilat ve ek inşaat işleriyle ilgili olarak AKM Müdürlüğü’nün ne gibi işlemlerde bulunduğunu sordu. “Yoksa Müdür Beyimiz olayı görmezden mi gelmektedir ya da kültürlü Kültür Bakanımız bu alanı gözden mi çıkarmıştır?” diye soran Akmen, İstanbul’un en önemli ve metrekare fiyatı en yüksek olan Beyoğlu ilçesinde, Taksim’de böyle illegal bir iş halkın gözü önünde yapılabiliyorsa, varın siz düşünün daha başka yerlerde neler yapılıyor” dedi. Gezi Pastanesi’nin sahibinin Büyükşehir Belediye Başkanı’nın yakını olduğunun, hatta Cumhurbaşkanıyla da yakın ilişkiler içinde bulunduğunun, giderek müşterek işler yaptıkları yolunda haberler alındığının altını çizen Akmen, AKM Müdürünün ivedilikle yasal işlem başlatması gerektiğini, aksi takdirde kendi deyimiyle “Büyük AKM günahının” onun da üstüne yıkılacağını söyledi. Gezi Pastanesi yetkililerinin alanın AKM’ye ait bir parsel olmadığını, Belediyeden kiraladıklarını belirtmelerine karşılık, Akmen alanın büyük bir kısmının AKM’ye tahsisli olduğuna dair kendisinde tapu kaydı bulunduğunu, gerektiğinde bunu ispatlayabileceğini ileri sürdü.

‘Halkın Kültür Sarayı’

Mimarlar Odası ve Kültür Sanat-Sen‘in de içinde olduğu bir ekip “AKM’deyiz İnisiyatifi” altında bir oluşum başlattı. Topluluk, sosyal medyada çeşitli hesaplar açarak AKM’yi gündemde tutmaya çalışıyor. Hesapların linki ise şöyle: akmdeyiz.org; http://www.facebook.com/AKMdeyiz; https://twitter.com/AKMdeyiz

Müzisyen, besteci Atilla Özdemiroğlu #AKMNedenKapalı tiwitter hesabına “AKM neden kapalı? sorusunun ilk muhattabı Kültür Bakanıdır. Halkının kültür sarayı yokedilmiş dünya başkenti?! Eninde sonunda #AKMdeyiz” diye yazdı.

Edebiyatımızın Ağrı Dağını Kaybettik! Başımız Sağ Olsun…

Yaşar Kemal’in, Kafkaslardan başlayıp Çukurova’ya uzanan olağanüstü yaşam öyküsü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndesona erdi. Edebiyatımızın ‘Ağrı Dağı’ Yaşar Kemal tedavi gördüğü İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Sadece biz değil, dünya halkları bir halk ozanını, bilgesini yitirdi. Hepimizin başı sağ olsun.

En az yapıtları kadar yaşamı ve kişiliği ile hepimize çok şey katan ‘Toros yürekli’ Yaşar Kemal yüzlerce kez anlatılmış, hatta belki de şu anda memleketin herhangi bir yerinde yaşanmakta olan öyküler anlattı bize.

Yaşamı çoğaltan yapıtları ile kâh köylüye zulmeden Abdi Ağaya karşı baş kaldırıp Toroslara çıkan İnce Memed olduk,

Kâh ‘Angara’ ile işbirliği yapan çeltik ağalarının başka kasabaya tayin ettirirken arkasından Teneke çaldırdığı kaymakam Fikret Irmaklı…

Kâh Ağrı Dağı Efsanesi’nde dağ köylerinde yaşayan Ahmet ve paşanın kızı Gülbahar’ın her engeli aşan destansı sevdasında kendimize yer aradık,

Kâh  ‘bütün mümkünlerini yitirmiş’ köylülerin hayatta kalmak için bir ermiş yaratıp, ona sığınmalarını anlattığı Yer Demir Gök Bakır’da efsane ile acımasız gerçek arasında gidip geldik…

“O güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler” diyerek başladığı Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde kan davasına tutuşan ağaların yanı başında yazılan yeni tarihe,

Bir Ada Hikâyesi Dörtlemesi ile binlerce yıldır beraber yaşayan halkların kardeşliklerine, kültürlerinin güzelliğine, çeşitliliğine ve uyumuna olduğu kadar savaşın, mübadelenin korkunç yüzüne de tanıklık ettik.

Yaşar Kemal’in Yaşamı Da Bize Anlattığı Öyküler Gibidir. 

Öyle bir öykü ki;  Adana’da pamuk tarlalarında batozlarda ırgatlıktan traktör sürücülüğüne, pirinç tarlalarında su bekçiliğinden arzuhalciliğe,  öğretmenlikten kütüphane memurluğuna,  Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ilk genel başkanlığından PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanlığına hayatla yoğrulmuş….

Yoksulluğu, hapisleri, sürgünleri, baskıları iliğine kadar yaşamış….

Eserleri 40 dile çevrilip, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk memleket yazarı olmuş…    

“Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, sömürülenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim” sözünün hakkını sonuna kadar veren bir yaşam öyküsü..

Osmaniye’nin Hemite köyünde başlayan bu efsanevi yaşam öyküsü bir buçuk aydır yoğun bakımda kaldığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde noktalandı.

Sadece edebiyatımızın değil,  barışın, kardeşliğin, eşitliğin ve adaletin yılmaz savaşçısı bir ulu çınarı kaybettik.

Gölgesi altındakileri daima korumaya devam edecek bu ulu çınarı, 

İnsanlar dünyaya geldikten sonra, ellerinden alınamaz ya da alınmaması gereken bir takım haklara sahip olurlar. Yaşama hakkı, yeme hakkı, doyma hakkı, başını sokacak bir yer bulma hakkı, işkence edilmeme, tutsak olmama, sömürülmeme hakkı, eğlenme, dinlenme, gülebilme hakkı… Bunların hepsi insanların insanca yaşamasını sağlarlar. Bunlardan bir tanesi olmazsa insanoğlunun onuru zedelenir, yaşamasının tadı tuzu kalmaz. Şu yaşanası dünya ağı kesilir insanın başına”

Sözleri ile özetlediği insanlığın öz değerlerine sonuna kadar sahip çıkarak yaşatmaya devam edeceğiz.   

AYM MEMURUN GREV HAKKINI TESCİL ETTİ

AZİZ ÇELİK

11 ARALIK 2014 / PERŞEMBE  BİRGÜN GAZETESİ

Kamu görevlileri, kamu çalışanları, memurlar, kamuda sendikacılık yapanlar!

Bu Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını çoğaltın, dağıtın, okuyun ve okutun. Özellikle iş bilmez ve hukuk tanımaz idarecilere okutun.

Okusun ve anlasınlar ki, memurun grev hakkı en üst mahkeme tarafından da tescil edildi. Artık abuk gerekçeleri, keyfi ceza ve soruşturmaları çöpe atsınlar.

AYM bireysel başvuru kapsamında kamu görevlilerinin grev hakkı ile ilgili son derece yaşamsal bir karar verdi. Kamu görevlilerinin grevi de içeren toplu eylem hakkı yeni bir güvenceye daha kavuştu.

AYM, Eğitim Sen üyesi bir öğretmenin, sendika yönetim kurulu tarafından 4+4+4 olarak bilinen eğitime ilişkin yasal düzenlemeleri protesto etmek amacıyla 28-29 Mart 2012 tarihlerinde ülke çapında “uyarı grevi” yapılmasına dönük kararına uyarak greve gittiği için uyarma cezası ile cezalandırılmasını Anayasanın 51. maddesindeki grev hakkının ihlali saydı. AYM İkinci Bölümünün 18/9/2014 tarihinde verdiği 2013/8463 başvuru numaralı kararı 4 Aralık 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.

Daha önce Danıştay tarafından benzer kararlar verilmiş olmasına ve bu konuda idari yargı içtihadı oluşmasına rağmen bu karar AYM düzeyinde verilen ilk karar olma niteliğini taşıyor. AYM, Devlet Memurları Yasası’nda yer alan grev yasağını kadük saymış ve Anayasanın 51. Maddesindeki sendika hakkını ILO Sözleşmeleri, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları ve Avrupa Sosyal Şartı çerçevesinde özgürlükçü bir biçimde yorumlamıştır.

AYM kararında şöyle demektedir: “Anayasa’nın 51-54. Maddelerinde düzenlenen sendikal hak ve özgürlükler, benzer güvenceler getiren başka Örgütlenme Özgürlüğü ile Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi olmak üzere ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı ile tamamlanmaktadır. Anayasanın 51-54. maddelerinde düzenlenen sendikal hak ve özgürlüklerin kapsamı yorumlanırken bu belgelerde yer alan ve ilgili organlar tarafından yorumlanan güvencelerin de göz önüne alınması gerekir.”

AYM’nin bu yorumu sendikal hak ve özgürlükler için önemli bir açılım getirmekte ve bu hakların uluslararası insan hakları sözleşmeleri ile birlikte ele alınması gereğinin altını çizmektedir. AYM’nin bu yorumu herkes için bağlayıcıdır.

AYM kararında, demokratik bir toplumda ordu, emniyet ve başka bazı sektörlerde sendikal faaliyete sınırlar getirilmesinin mümkün olduğunu ancak başvurucunun bir devlet okulunda öğretmen olduğu göz önüne alındığında memurların bu haktan tümüyle mahrum bırakılamayacaklarını belirtmektedir.

Mahkeme kararında “verilen uyarma cezası hafif olsa da başvurucu gibi sendikaya üye kişileri, çıkarlarını savunmak amacıyla yapılan meşru grev veya eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek niteliğe sahiptir” görüşüne yer verilmiştir. Mahkeme, hafif olsa da uyarma cezasının “demokratik bir toplumda gerekli olmadığı” sonucu varmış ve bu cezayla Anayasa’nın 51. Maddesi’nde güvence altına alınan sendika hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

AYM’nin verdiği karar ilkesel ve emsal niteliktedir ve benzer ihlaller için de geçerlidir. Bu nedenle grev hakkının kullanımı nedeniyle açılan benzer soruşturmaların durdurulması ve verilen idari cezaların kaldırılması gereklidir.

Bilindiği gibi kısa bir süre önce AYM, 6356 sayılı yasadaki grev yasaklarından bazıları (bankacılık ve şehiriçi ulaşım) iptal ederek önemli bir adım atmıştı. Bu yeni kararı ile grev hakkını sendika hakkının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmiştir.

AYM kararı sonrasında boş ve bilgisiz tartışmalar ile hukuksuz uygulamalar bitmelidir. Kamu görevlisinin grev hakkı en üst düzeyde tescil edilmiştir. Kamu görevlileri grev hakkını kullanırken artık yeni bir güvenceye daha sahiptir.

AYM bu kararıyla, bir yasa hazırlığına ve bir hükümet politikasına karşı bir kamu görevlileri sendikasının almış olduğu grev kararını hukuka uygun bulmuş ve böylece sendika ve grev hakkını geniş yorumlamıştır. AYM’nin bu kararı yıllardır kamu görevlilerin sendikal hakları için mücadele edenler için gurur verici bir sonuçtur.