2016-2017 yıllarını kapsayan 3. Dönem Toplu Sözleşme Genel Hükümler bölümünün ‘Bazı işçilerin kamu görevlisi ve geçici personelin sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi’ başlıklı 36 ıncı maddesinde yer alan 4/C’li ve Üniversiteli işçilerin sözleşmeli olarak kadroya alınması ile ilgili çalışma yürütülmesi hükmü gereğince Devlet Personel Başkanlığında yetkili sendikalar ve ilgili kuruluşlarla ile toplantı gerçekleştirildi. Yapılan toplantı neticesinde, kadro bekleyen 4/C’li ve üniversiteli işçilerin durumu yetkili sendikaların kendi eliyle hükumetin inisiyatifine devretti.
Toplu sözleşmede alınan bir kararın maliye yetkilisi tarafından şerh konulmasına seyirci kalanlar, gerçek sendika olmadıklarını göstermektedirler.
“Devlet Personel Başkanlığında, yetkili sendika ve ilgili kuruluşlarla yapılan toplantıda,27 madde ile ilgili yapılan çalışmalar konusunda sendikamıza bilgi verildi.
Sonuç olarak 4/C, üniversiteli işçilerin memur kadrosuna alınmasında gelişme yok.4/C ile ilgili konu kendilerini bu ucube 4/C statüye mahkum eden Hükumetin insafına terk edildi.
Bu konularda en büyük hata, toplu sözleşme kararını imzalayanlara aittir.
Toplantıda 4/C konusuna Maliye Yetkilisi şerh koymuştur. Toplu Sözleşme kararına bir maliye yetkilisi hangi yetki ile şerh koyabilmektedir?
Toplu sözleşme kararları kesindir, Toplu Sözleşme kararları sonradan tartışılacak karar değildir. Kamu kurum temsilcileri Toplu İş Sözleşme kararları hakkında şerh düşme hakkını hangi kanundan almaktadırlar. Yetkili sendika ne yapmaktadır?
Hükumetin ayrımcı uygulamaları ve destekleri ile yetkili sendika seçilenler, yetkimizi gasp etmek anlamına gelen bu tutanağa imza koyarak teslimiyetlerini bir kez daha tescillemiştir.
MİT TIR’larıyla ilgili yaptığı haberler nedeniyle yargılanan Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılandığı karar duruşması dün (6 Mayıs) görüldü. Duruşmada karar için ara verildiği sırada Adliye önünde Dündar silahlı saldırıya uğradı. Dündar saldırıda yara almazken NTV muhabiri Yağız Şenkal bacağından vuruldu.
Can Dündar, MİT TIR’larıyla ilgili yaptığı haberler nedeniyle yargılandığı duruşmada ara verildiği sırada saldırıya uğramasıyla ilgili ilk detayları Dilek Dündar’dan öğrendiğini belirterek “Bana yapıştırılmaya çalışılan kahramanlık payesini, orada ona teslim ettim. Ben böyle gözü pek kadın görmedim” dedi.
‘Ne Cumhurbaşkanı’nın tehditleri ne gönüllü tetikçilerinin kurşunları bizi susturmaya yetmez’
Can Dündar dün görülen duruşmasında, Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran seçimleri öncesinde kendisini hedef göstererek “Bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu” sözlerine de değinerek, “Erdoğan, görevini yapan bir gazeteciyi açıkça hedef gösterdiği için utanmış mıdır? Yoksa meydan mitinglerinde “casus” diye saldırdığına, “vatan haini” diye yaftaladığına ve bu saldırıyı kışkırttığına memnun mudur?” dedi.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi ise mühimmat yüklü MİT TIR’ları haberleri nedeniyle açılan davada, ‘Gizli kalması gereken bilgileri açıklamak’ suçundan Dündar’a 5 yıl 10 ay, Gül’e 5 yıl hapis cezası verdi.
Gazetecelik faaliyetlerine yönelik baskı ve tehdit politikalarının karşısında özgür basını savunan, kurulduğumuz günden bu yana faşizme, baskıya, zulme, sömürüye, tehditlere boyun eğmeyen, savaş politikalarına karşı barış ve emek mücadelesini kararlılıkla yürüten Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu olarak, Can Dündar ve Erdem Gül’ün özgürlük mücadelesinde yanındayız!
Son aylarda darbe dönemlerini aratmayan yaygınlıkta ve içerikte temel hak ve özgürlüklere, sendikal haklara yönelik hak ihlallerine, çalışma yaşamında kölelik koşullarını dayatan saldırı yasalarına, Taksim’in 1 Mayıs’ta emekçilere kapatılmasına ilişkin uluslararası girişimlerimiz ve çabalarımız sonuçlar vermeye devam ediyor.
Bu çabalarımız ilk olarak 2 hafta önce Lizbon’da yapılan ITUC Avrupa Bölge Konseyi toplantısında sonuç vermiş, Türkiye’deki sendikal hakların genişletilmesi için uluslararası çapta 2 yıl sürecek bir kampanyanın başlatılması kararı alınmıştı.
Geçtiğimiz hafta “Türkiye’deki özel istihdam bürolarına karşı” taslak bir protesto mektubu hazırlanmıştı. Bu mektup çok sayıda ülkedeki sendikalardan başbakana gönderildi.
Yine 1 Mayıs’ta Taksim’in ilgili ulusal ve uluslararası yargı kararlarına ve anayasaya aykırı şekilde emekçilere yasaklanmasına ilişkin de uluslararası emek örgütlerine bilgilendirme yazıları gönderdik.
Tüm bu girişimlerimiz sonucunda Türkiye ILO sözleşmelerine aykırı hareket eden ülkeler listesi olan “kara liste”ye 87 No’lu sözleşmeden girmiş olup, ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow Türkiye’deki genel duruma ilişkin dün bir basın açıklaması yapmıştır. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Genel Sekreteri Sharan Burrow yaptığı basın açıklamasında,Türkiye hükümetine sendikalar üzerinde giderek yoğunlaşan baskılara son verme çağrısında bulundu ve hükümetin işçi haklarını geriye götüren yasa değişikliği planlarını kınadı .Açıklamada Kesk’in hazırladığı hak ihlalleri raporuna geniş yer veren Burrow,: “Türkiye’de onlarca akademisyen Kürtlere yönelik baskılara son verilmesini talep eden bir barış dilekçesini imzaladıkları için işten çıkarıldı, haklarında yurt dışına çıkış yasağı verildi ve birçok akademisyen hakkında soruşturma başlatıldı. ITUC’a ulaşan bilgilere göre 1.390 sendika üyesi hakkında barış ve demokrasi çağrısı yapan bir eyleme katıldıkları için soruşturma açıldı. 284 sendika üyesi sürgün edildi ya da görev yerleri değiştirildi, 403’ü emekli olmak zorunda bırakıldı, 102’si hakkında soruşturma açıldı ve 97’si hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret”ten yasal inceleme başlatıldı. Öte yandan polis hakları için eylem yapan işçilere müdahale etmeye devam ediyor, bu durumun en güncel örneklerinden biri Bursa’daki Renault fabrikasında yaşanıyor.” dedi.
Bundan sonra da her düzlemde mücadelemizi yükseltmeye devam edeceğiz.
ULUSLARARASI SENDİKALAR KONFEDERASYONU ITUC
Türkiye: Hükümet Sendikalar Üzerindeki Baskısını Artırıyor
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) Türkiye hükümetine sendikalar üzerinde giderek yoğunlaşan baskılara son verme çağrısında bulundu ve hükümetin işçi haklarını geriye götüren yasa değişikliği planlarını kınadı.
Türkiye’de onlarca akademisyen Kürtlere yönelik baskılara son verilmesini talep eden bir barış dilekçesini imzaladıkları için işten çıkarıldı, haklarında yurt dışına çıkış yasağı verildi ve birçok akademisyen hakkında soruşturma başlatıldı. ITUC’a ulaşan bilgilere göre 1.390 sendika üyesi hakkında barış ve demokrasi çağrısı yapan bir eyleme katıldıkları için soruşturma açıldı. 284 sendika üyesi sürgün edildi ya da görev yerleri değiştirildi, 403’ü emekli olmak zorunda bırakıldı, 102’si hakkında soruşturma açıldı ve 97’si hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret”ten yasal inceleme başlatıldı. Öte yandan polis hakları için eylem yapan işçilere müdahale etmeye devam ediyor, bu durumun en güncel örneklerinden biri Bursa’daki Renault fabrikasında yaşanıyor.
İş Yasası’nda değişiklik öngören ve özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi kurma yetkisi veren yasa tasarıları, öncesinde danışma süreçleri işletilmeden Meclis’ten geçirilmeye çalışılıyor. Bu değişiklikler, işverenlere, işçileri güvencesiz ve kısa süreli sözleşmelerle istihdam etmeleri için son derece geniş yetkiler tanıyor ve böylece işverenlerin yasal yükümlülüklerinden sıyrılmalarını ve işçilerin sendikalara üye olmalarını engellemelerini olanaklı hale getiriyor.
Bu gelişmelerle ilgili bir açıklama yapan ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow şunları söyledi:“Hükümetin, sendikaları ezme ve işçilerin uluslararası hukukun güvencesindeki meşru haklarını yok etme niyetinde olduğu anlaşılıyor. Bu durum, demokrasi sınırları içinde bir davranış olmadığı gibi yaşam standartlarını düşürecek ve en nihayetinde Türkiye’nin kendi yerel ekonomisine de zarar verecektir. Ayrıca hükümetin halkın refahını sağlamaktan çok insanların yaşamları üzerinde kontrol kurmaya öncelik verdiği de görülmektedir. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, barış ve insan haklarına saygı talep edenlere yönelik her türlü taciz ve baskıya son vermeye çağırıyoruz. Erdoğan’ı işçileri haklarını savunmaktan yoksun bırakarak işverenlerin insafına terk eden, işçilerin kendileri ve aileleri için insanca bir yaşam kurmalarını engelleyen İş Yasası değişiklerini geri çekmeye davet ediyoruz”.
Geleneksel olarak 1 Mayıs gösteri alanı olan ancak yetkililer tarafından yasaklanan Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışanlar polis tarafından tazyikli su ve biber gazı ile engellendi, 200 civarında gösterici gözaltına alındı. Polis aracının çarptığı bir kişi yaşamını yitirdi. Binlerce kişi, resmi olarak belirlenen gösteri alanlarından biri olan İstanbul-Bakırköy’de ve ülkenin birçok şehrinde 1 Mayıs gösterilerine katıldı.
162 ülkeden 180 milyon işçiyi temsil eden ITUC adına Sharan Burrow
TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Laiklik yeni anayasada olmamalıdır” diyerek, “Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım” vurgusu yaparak, iktidarın yıllar içinde siyasi sistemi ve toplumsal yapıyı dini kurallara göre biçimlendirme girişimlerini hangi noktalara götürmek istediklerini açıkça itiraf etmiştir.
Meclis Başkanı’nın bu sözleri, siyasi iktidarın 14 yıldır başta eğitim, sağlık, kültür ve sanat olmak üzere, toplumsal yaşamın bütün alanlarında oluşturmaya çalıştığı “tek din, tek mezhep” anlayışına dayalı toplum modelinin anlaşılması açısından ibret vericidir. Yıllardır halkın dini duygularını sömürerek, hemen her alanda inanç istismarı yaparak hareket edenlerin laiklik fikrinden rahatsızlık duyması hiç şaşırtıcı değildir!
Belirtmek isteriz ki, Türkiye’de çok uzun yıllardır, inşa edilmeye çalışılan hakim din kavrayışı ile eşit yurttaşlık ilkesi daha ilk elden ortadan kaldırılmıştır. Türkiye’de yaşayan farklı inanç grupları ve bir dine inanmayanlar birçok politikada, fiilen ve resmi olarak yok sayılmış ve sayılmaya da devam edilmektedir.
Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, tüm topluma belli bir inanç biçimi dayatılmakta, toplum bu doğrultuda yeniden inşa edilmek istenmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı gibi birçok kurum arasında protokoller yapılarak, dinselleştirme politikalarının etkisi hızla yaygınlaştırılmaktadır. Öyle ki camilerden patronların çıkarlarını savunan, “greve çıkmanın caiz olmadığını” anlatan vaazların verilmesi sağlanmaktadır. Bu nedenledir ki AKP’nin dinselleştirme politikaları, bugüne kadar toplumda yaratılan eşitsizlikleri ve ayrımcılığı daha da derinleştiren politikaların hayata geçirilmesine yardımcı olmuştur.
Laikliğin varlığı, din ve mezhep farklılıkları bahanesiyle halk kitlelerinin, farklı ulusların, farklı inançtan ve mezhepten insanların birbiriyle çatışmalarına son verilmesini ifade eder. Devletin, farklı inanç grupları karşısında, bu grupların kendi arasındaki ilişkilerde ve bir dine inanmayanlar karşısında eşitlik ilkesi doğrultusunda hareket etmesini gerektirir.
Ancak Türkiye’de uzun yıllardır devlet ve hükümetler tarafından izlenen politikalar, toplumu tek tipleştirmeyi amaçlamıştır. Hâlbuki laik bir devlette olması gereken, toplumun söz konusu din, dil, ırk, inanç, cinsiyet, etnik kimlik vb. bakımından çeşitliliğinin her birinin değer olarak kabul edilmesidir. Bunun olabilmesi için bugüne kadar devlet aracılığıyla içi boşaltılan eşit yurttaşlık ilkesinin hayat bulabilmesi açısından var olan eşitsizliklerin giderilmesi gerektiğidir. Ancak iktidar, yaşamın her alanına kök salmış eşitsizlikler karşısında toplumu körleştirmenin derdine düşmüştür!
Türkiye’de dinselleştirme politikaları öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, işçi cinayetlerinden kadın katliamlarına, çocuk tecavüzlerinden hırsızlığa, yağmaya ve talana kadar her türlü soruna karşı dinsel referanslar kalkan edilmek istenmektedir.
Böylesi bir tablo içerisinde Meclis Başkanı’nın açıklamaları, mezhep çatışmalarına varabilecek biçimde halkın farklı kesimlerini birbirine karşı kışkırtmanın, devletin bu uğurda açıkça görev alması gerektiğinin somut ifadesi olmuştur. Anayasa değişikliği gibi önemli ve tüm toplumu ilgilendiren bir konuda yürütülecek tartışmaları, doğrudan belli bir dini ve mezhebi referans alarak sürdürmenin hiçbir anlamı bulunmamaktadır.
Kültür Sanat Sen olarak, eşitsizliği ve ayrımcılığı savunan, laikliği tehdit ve engel olarak gören TBMM Başkanı’nın görevinin başında bulunması kabul etmiyor, kendisini derhal istifaya davet ediyoruz!
Hükümetin, “tek tipçi” tüm politikalarına karşı laik, eşit, özgür ve demokratik bir yaşam mücadelemizdeki kararlılığımız ve ısrarımız sürecektir!
28-29 Mart 2012 tarihinde Sendikamız EĞİTİM SEN’in gerçekleştirdiği Uyarı Grevine katılan Sendikamız EĞİTİM SEN Mersin Şubesi üyesi Tayfun CENGİZ adlı arkadaşımıza “mazeretsiz olarak göreve gelmediği” gerekçesiyle okul idaresi tarafından uyarı cezası verilmiştir. Arkadaşımızın yaptığı itiraz Mersin Valiliği’nin 13/6/2012 tarihli kararı ile reddedilmiştir. Mersin 1. İdare Mahkemesi de sendikamızın disiplin cezasının iptali istemiyle yaptığı başvuruyu reddetmiştir. Karar düzeltme isteminin Adana Bölge İdare Mahkemesi’nin 19/9/2013 tarihli kararıyla reddedilmesi üzerine 19/11/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuştur.
Anayasa Mahkemesi bugün (04.12.2014) Resmi Gazetede yayınlanan 18/9/2014 tarihli kararıyla kamu emekçisine greve katıldığı gerekçesiyle disiplin cezası verilmesinin sendikal hak ihlali olduğuna ve “Sendika hakkına ilişkin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine” karar vermiştir.
AYM’nin kararı lehimize sonuçlanan onlarca AİHM kararıyla aynı doğrultudadır.Grev hakkımızı kullanmamızı engellemeye yönelik açılan davalar ve verilen disiplin cezalarının hukukta bir karşılığının olmadığı bir kez daha AYM kararıyla da teyit edilmiş oldu.
Fiili, meşru ve hukuki mücadelemiz devam edecektir. Sendikal hak ihlallerinin yoğunlaştığı bu dönemde engellemeler ve baskılar bizi mücadelemizden alıkoyamayacaktır.
AKP Grup toplantısında konuşan Başbakan Davutoğlu kamuda çalışan tüm taşeron işçilerinin kadroya alınacağını açıklamıştır.
Konuşmasında “Yardımcı işlerde çalışanları da kamuya almayı kararlaştırdık. Böylece dışarıda kalan tek bir taşeron işçisi kalmayacak. Bu kişiler aynı yerde çalışmaya devam edecekler” diyen Başbakanın bu sözleri yıllardır kamuda güvenceden, sendika ve toplu sözleşme hakkından, insanca bir ücretten uzak çalışma koşulları dayatılan yüz binlerce taşeron işçisi tarafından sevinçle karşılanmıştır.
Ancak başbakanın bu ‘müjdeli’ açıklamalarının üzerinden daha bir kaç saat geçmeden Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın konunun detayları hakkında yaptığı açıklama yıllardır çalışma koşullarını düzeltilmesini, maaşlarının insanca bir yaşam sürdürmeye yeter noktaya çekilmesini ve en önemlisi güvenceli bir kadro isteyen taşeron çalışanlarının umutlarını karartmıştır.
Öncellikle kamuda taşeron çalışmanın AKP’li yıllarda devasa boyutlara ulaştığını bilmeyen yoktur. Devletin resmi rakamları, hükümet yetkililerinin zaman zaman yaptığı açıklamalar Türkiye’nin hızla ‘Taşeron Cumhuriyetine’ dönüştürüldüğünü göstermektedir.
Konuyla ilgili olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Faruk Çelik’in CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer’in soru önergesine verdiği cevap 29 Ekim 2014 tarihinde basına da yansımıştır.
Faruk Çelik’in verdiği rakamlara göre kamuda çalıştırılan sigortalı taşeron işçi sayısı 2004 yılında 3.183 ( üç bin yüz seksen üç) iken 2014 yılının dokuzuncu ayı itibari ile 781.000’e (yedi yüz seksen bir bin) çıkmıştır. Yani bu dönemde kamudaki taşeron işçi sayısı 245 (iki yüz kırk beş) kat artmıştır.
Bu resmi rakamlara göre Türkiye’yi bir Taşeron Cumhuriyetine çevirdikleri açık olanların, sanki bunun sorumlusu başka bir siyasal iktidarmış gibi “kamuda tek bir taşeron işçisi kalmayacak” nutukları atmaları gerçekleri çarpıtmada ne kadar ‘ustalaştıklarını’ göstermektedir.
Dün, başbakanın taşerona kadro müjdesinden birkaç saat sonra Maliye Bakanı tarafından konunun detaylarına ilişkin yapılan açıklamalar AKP iktidarının yeni bir ali cengiz oyunu ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.
Maliye Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre; kamu idareleriyle belediyeler ve il özel idarelerinde yaklaşık 720 bin asıl ve yardımcı iş yapan taşeron personel kamuda “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilecektir. Bu kapsamda çalışacaklarla ilgili istihdam edilecek olanların pozisyonun kapsamı, çalışma koşulları, mali-sosyal hakları ve yükümlülükleri bir iki hafta içinde TBMM’ye sunulacak yasa tasarısı ile düzenlenecektir.
Kısacası kamu taşeron çalışanları kamuda 4C benzeri yeni bir istihdama göre çalıştırılacaktır. Üstelik kamu taşeron işçilerinin bu pozisyonda istihdam edilmesi için;
1 Kasım 2015’ten önce işe girmesi ve halen çalışmaya devam etmesi
Emekli aylığı almaya hak kazanmamış olması
65 Yaşını doldurmamış olması
Tam zamanlı işlerde istihdam edilmiş olması
12 ay boyunca görev yapıyor olması
Devlet memurluğuna atanmak için aranan şartları taşıması
Ayrıca yapılacak olan “devlet memuru olmanın gerektirdiği güvenlik araştırmaları “ nda sorun yaşamaması
Personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı ihalelerinde çalışması,
Anahtar teslim götürü hizmetlerde çalışmaması,
Taşeron sözleşmesinde kaç personelin çalışması gerektiğinin belirtilmesi
Ayrıntıları yasa tasarısı ile düzenlenecek olan, “kamuya geçişte kişinin mesleği ve kamu hizmetini yapabilmesi için gerekli bilgi ve donanıma sahip olup olmadığını belirlemeye yönelik” sınavı kazanması gibi bir takım şartlar getirilmektedir.
Bu şartlara genel olarak bakıldığında bile başbakanın “dışarıda kalan tek bir taşeron işçisi kalmayacak” sözlerinin ne kadar abartılı olduğu ortaya çıkmaktadır.
Öncellikle Türkiye’de taşeron firmaların, çalışanları ile 12 aylık değil, 10-11 aylık sözleşme yaptığı, sigorta primi ödememek için çalışmakta olan işçiyi işten çıkmış veya yıllardır çalışan işçiyi işe yeni girmiş gibi gösterdiği, firma bünyesinde farklı işlere kaydırarak hizmet sürelerini az gösterdiğini bilmeyen yoktur.
Kayırmacılığın, torpilin hiçbir dönemde olmadığı kadar yaygınlaştığı bugünlerdekamu taşeron işçilerine getirilen sınavın ne kadar adil bir biçimde yapılacağı da ayrı bir tartışma konusudur. Ayrıntıları yasa tasarısı ile düzenlenecek sınavın mülakata bağlanması, bu mülakatla siyasi iktidara yakın olanların “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
En can alıcı noktalardan birisi de tüm şartları yerine getiren, sınavı kazanarak “özel sözleşmeli personel” pozisyonuna atanan kamu taşeron işçilerinin geçmişe dönük hak talebinde bulunamayacağı düzenlemesidir. Buna göre yüz binlerce kamu taşeron işçisine “özel sözleşmeli personel” statüsünde çalışabilmek için geçmiş birikimlerinden, özellikle kıdem tazminatlarından vazgeçmeleri dayatılmaktadır.
Mevcut uygulamaya göre bir kamu taşeron işçisi yapmakta olduğu işin asıl iş olduğuna ilişkin dava açar ve bunu dava sonucunda ispatlarsa ilk işe başladığı tarihten itibaren asıl işçi gibi değerlendirilerek, başta kıdem hakkı olmak üzere geçmişe dönük bütün haklarını asıl işverenden alabilmektedir. Ancak bu düzenlemeye göre eğer söz konusu kamu taşeron işçisi eğer yukarıda sıralanan şartları yerine getirerek “özel sözleşmeli personel” pozisyonuna ‘atanma hakkına!’ kavuşursa mahkeme kararı ile verilen kıdem ve kadroya alınma başta olmak üzere geçmişe dönük kazanılmış haklarından vazgeçmek zorunda bırakılacaktır.
Yani açılan davalar sonucunda kamu idaresinin karşı karşıya kaldığı mali yükten kurtulmanın hesabını yapan hükümet, işsizlik ve geçim derdi kıskacına sıkıştırdığı kamu taşeron işçisinin yaşadığı krizi fırsata çevirmekten geri durmayarak “eğer geçmiş çalışmandan doğan haklarından vazgeçersen seni özel sözleşmeli personel pozisyonuna atarım” demektedir.
Getirilen bu ağır şartlar sonucunda yedi yüz bini aşan kamu taşeron işçilerinin sınırlı bir kesiminin “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edileceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Üstellik Maliye Bakanının açıklamalarına göre; tüm bu şartları taşıyan, sınavı geçen kamu taşeron işçilerinin ne çalışma koşullarında ne de ücretlerinde bir değişiklik yapılmayacaktır. Yani çağdaş kölelik olarak nitelendirilen 4C benzeri hatta bazı yönleri ile 4C istihdamından da daha geri olan “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilen kamu taşeron işçisine şu anda aldıkları aylık üzerinden maaş verilecektir. Kamu taşeron işçileri hangi kurumun, hangi biriminde, hangi işi yapıyorlarsa aynı işi yapmaya devam edecektir.
Ayrıca tüm şartları taşıyıp, sınavı geçen “özel sözleşmeli personel” pozisyonunda istihdam edilen kamu taşeron işçisi ile 3’er yıllık sözleşme yapılacak. Her 3 yılda bir sözleşmelerinin yenilenmesinin hangi şartlara bağlanacağını da belirsiz olan kamu taşeron işçileri gerçek bir iş güvencesinden uzak, asgari ücret düzeyinde ücretlerle çalışmaya devam edecek.
Tüm bunlara rağmen kamu taşeron işçilerinin asıl iş, yardımcı iş ayrımı yapılmadan tamamının kadroya alınacağının koskoca bir yalandan ibaret olduğu tüm açıklığı ile ortaya çıkmıştır.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız detaylar kamu taşeron işçisine bırakın kadro vermeyi bundan sonra kamuya alınacak herkesin “özel sözleşmeli personel” olarak istihdamını hedeflemektedir. Lisans mezunu olup KPSS’den atanamayanların “özel sözleşmeli personel” olarak istihdamının önü sonuna kadar açılacaktır.
Böylece sık sık kamuda birbirinden farklı onlarca istihdam tipi olmasından yakınan, hatta “kamuda harf karmaşasına son vereceğiz” diyen AKP iktidarı mevcut istihdam biçimlerine esnek güvenceli, düşük ücretli, “özel sözleşmeli personel” adlı altında melez yeni bir istihdam eklemeyi tercih etmiştir.
Bunun adı müjde değil, tüm kamunun “özel sözleşmeli personel “ adı altında siyasi iktidarın taşeron çalışanı haline getirilmesidir. Bugün taşeron işçisine “müjde” diye sunulan kelimenin tam anlamıyla tüm çalışanlara “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikasının bir parçasıdır.
Eğer bir siyasal iktidar vatandaşlarına insanca çalışma ve yaşam koşulları sağlama, çalışanlar arasında adalet sağlama konularında samimi ise ilk yapacağı iş taşeron, 4/C, sözleşmeli, vekil gibi güvencesiz tüm istihdam biçimlerine son vermektir. Ancak 14 yıllık iktidar patriği AKP’nin böyle bir derdi olmadığını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Çünkü her zaman ifade ettiğimiz gibi AKP iktidarı emekten değil, sermayeden yanadır. Politikalarında emeğin değil, sermayenin-işverenlerin çıkarlarını temel almaktadır.
İşçilerin, emekçilerin 10-12 saat güvencesiz koşullarda çalışması, iki kişilik işin bir kişiye yaptırılması, çalışanların eline geçen paranın sefalet koşullarında bir yaşam sürmeye dahi yetmeyecek kadar erimesi, maliyet olarak görüldüğü için alınmayan önlemler sonucunda her yıl ortalama 1.500 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybetmesi AKP iktidarının çok da umrunda değildir. Çünkü AKP iktidarı için; sermaye lehine ‘daha ekonomik” ise işçinin, emekçinin kölece çalıştırılmasında bir sakınca yoktur.
Mecliste görüşülmekte olan özel istihdam büroları yasa tasarısı ile kiralık işçiliği dayatması, işçilerin kıdem tazminatını, kamu emekçilerinin iş güvencesini hedef alan politikalarda ısrar etmesi, “asgari ücreti 1.300 TL ye çıkardık” deyip maliyetini işverenlere değil, halka yıkması sermaye dostu-emek karşıtı politikasının gereğidir.
Tüm bu nedenlerle İktidarda olduğu 14 yılda kamuda çalışan kadrolu işçi sayısını bitme noktasına getiren, 23 bin 4C’liyi kadroya almamak için yıllardır ayak direyen, sözleşmelilerin kadroya alınmasını seçim yatırımına dönüştüren AKP iktidarının yedi yüz bin kamu taşeron işçisini kadroya almasını beklemek inandırıcı değildir. Nitekim başbakanın “kamuda tek bir taşeron işçi kalmayacak” nutkunun üzerinden daha birkaç saat bile geçmeden ortaya çıkan, tablo bunu ispatlamaktadır.
Öte yandan AKP’nin “Taşerona kadro müjdesi” işçilerin, emekçilerin insanca yaşam ve çalışma koşularına kavuşması konusunda AKP iktidarından medet ummanın ne kadar yanıltıcı olduğunu bir kez daha ispatlamıştır.
İşçileri, kamu emekçilerini, yoksullaştırılan halkı hedef alan bu emek karşıtı politikalar ancak söz konusu kesimlerin ortak mücadelesi ile durdurulabilir.
KESK olarak tüm çalışanlar için güvenceli iş – güvenli gelecek mücadelemizi kararlılıkla sürdürmeye; emeğin, ezilenlerin ortak mücadelesini örme konusunda üzerimize düşen görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirmeye devam edeceğiz.
Başbakan tarafından AKP Meclis Grubunda kamuda çalışan taşeron işçileriyle ilgili bir açıklama yapılmıştır.
1- Bu açıklamayla kamu kurumlarında taşeron şirketlerde çalıştırılan işçilerin 1 Kasım 2015 tarihinden önce işe başlamış olmaları kaydıyla asıl iş- yardımcı iş ayrımı olmadan kamuda istihdam edileceği ifade edilmiştir.
2- İstihdam biçiminin nasıl olacağı açıklamada belirtilmemiştir.
3- Belediye ve il özel idarelerinde çalışan taşeron işçilerin ise bu idarelerin kuracakları şirketlerde çalıştırılacağı ifade edilmiştir. Açıklamaya göre belediye işçilerine kadro verilmeyeceği anlaşılmaktadır.
4- Konuyla ilgili henüz ortada bir yasa tasarısı metni bulunmamaktadır.
5- Sendikamız bu konuda Hükümet tarafından Meclise bir yasa tasarısı sevk edildiğinde gerekli bilgilendirmeyi yapacak ve görüşlerini de ayrıca açıklayacaktır.
Kayseri merkez Melikgazi ilçesi Demokrasi Mahallesi’nde geçen hafta tabancayla intihar eden 12’nci sınıf öğrencisi 17 yaşındaki Cansel Buse K., matematik öğretmeni tarafından cinsel istismara uğradı. Okul idaresi ve yetkililerin duyarsız kaldığı bu olayda, Cansel aslında okulda tecavüzcüsünü görmeye dayanamadığı için intihar etti. Bir kez daha gördük ki erk zihniyet okulda, sokakta her yerde… 12’nci sınıf öğrencisi Cansel Buse aslında intihar etmedi, devlet aklının kadına bakış açısıyla sergilediği duyarsızlık ve suskunlukla katledildi.
Türkiye’de kadına yönelik şiddet ve ölüm istatistikleri her geçen gün daha korkunç bir hal alıyor. 2016 yılının ilk ayında 36 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Türkiye’nin geneline baktığımızda kadın düşmanlığı, Diyanet fetvalarının örnek olmasıyla artıyor. Kadınların çalışma hakkına saldırılar gerçekleşmekte, cinsel saldırılar artarak devam etmektedir. Ayrıca savaş nedeniyle toplumun genelinde şiddetin yükseldiği bir durum yaşanıyor ve tüm bu nedenlerden ötürü kadın cinayetleri artıyor.
Kadınların yaşamları iktidar sahipleri tarafından kuşatılmak tayken, sadece cinsiyetlerinden dolayı en temel hak olan “yaşam hakkı” ellerinden alınmaktadır. Kadına yönelik her türlü şiddetin failleri adalet sistemi içindeki boşluklardan faydalanmakta, mahkemelerde kolayca iyi hal indirimi almaktadır. Şiddetin faillerinin “cezasız” kalması, şiddete uğrayan kadınların ruhsal iyileşmelerinin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Cinsiyetçiliğin körüklendiği bir ortamda, kadınların kamusal yaşamdan uzaklaştırılması ve kadın cinayetlerine ‘iyi hal indirimi veren’, tecavüzcüleri ‘aklayan’, tacizde ‘kadının beyanını esas almayan’ sistem kadınları tehdit etmeye devam etmektedir. Bu indirimler verilmeye devam ettikçe, kadınlar bu saldırılara uğramaya devam ediyor.
Kültür Sanat Sen olarak, sadece “kadın” oldukları için öldürülen Özgecan Aslan ve yüzlerce kadının katlinden sorumlu olan cinsiyetçi ve cinsel saldırıları körükleyen zihniyetin değişmesi için her alanda mücadele etmeye devam edeceğiz. Öldürülen, saldırıya uğrayan, can güvenliği olmayan, şiddet gören tüm kadınlar için sesimizi yükseltmeyi sürdüreceğiz.
AKP hükümeti, Ailenin ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı’nın yasallaştırılmasına yönelik olan Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nı Meclis Alt Komisyonu’na gönderdi. Kadınlar açısından geniş haklar içeriyormuş gibi görünen tasarı tam bir aldatmaca. AKP, işçi ve emekçilere dayattığı esnek çalışma politikasını yine kadınlar üzerinden hayata geçirmeye çalışıyor. Bulduğu her fırsatta kadını eve hapsetmenin politikalarını geliştiren ve çalışan kadınların kazanılmış haklarını gasp eden AKP, doğum iznini esnek ve güvencesiz çalışmanın kaldıracı haline getiriyor.
Aile içindeki eşitsiz rol ve görev dağılımının sonuçlarından birisi de kadınların çalışma yaşamına eşitsiz bir şekilde dahil olmaları ve eşitsizliğin burada da devam etmesidir. Söz konusu eşitsizliğin etkileri daha en başta, kadınların çalışma yaşamına sınırlı derece katılmalarıyla kendini göstermeye başlıyor. Geleneksel iş bölümü kadınlara annelik görevini biçmiş ve sonrasında yarı zamanlı, esnek, güvencesiz, eksik sigorta primleriyle çalışma seçeneğini dayatmıştır.
Tasarıda bir lütufmuş gibi sunulan ‘Kadın memurlara doğum yapmaları halinde analık izni sonrasında birinci doğumda iki ay, ikinci doğumda dört ay, sonraki doğumlarda ise altı ay süreyle günlük çalışma süresinin yarısı kadar, mali ve sosyal haklarda herhangi bir kesinti yapılmaksızın çalışma’ ile kadınlara çok çocuk az çalışma müjdesi veriliyor. Çocuk doğurmaya teşvik edilen kadınlar evde bakım hizmeti ile erkek egemen kapitalistleri zenginleştirirken bir taraftan da geleneksel kadınlığı üretmeye teşvik ediliyor. Doğum izni kullanan kadınların yerine yarı zamanlı güvencesiz çalışan kadınların istihdam edileceğini tahmin etmek ise zor değil. Doğum izni kadınların en temel hakkıdır ve kadınlar bu hakkı almak için nice mücadeleler vermiştir. AKP, bu hakkı kullandırmak için doğum yapan kadınlara esnek çalışmayı ve doğurmayan kadınlara da güvencesizliği dayatmaktadır. Tasarıda sermayenin sorumluluğunu emekçilerin sırtına yükleme çabası içinde olan hükümet; doğum sonrası verilecek yarım çalışma ödeneğinin ise İşsizlik Fonu’ndan karşılanacağını açıklıyor. İşçi ve emekçileri yoksulluk sınırında yaşamaya mahkum eden AKP, emekçilerden kesilen dolaylı ve dolaysız vergilerle oluşturulan kamu kaynaklarını sermayenin karını artırmak için kullanıyor.
Analık İzni Değil Ebeveyn İzni
Kadının adına tahammülü olmayan ve her fırsatta kadını ‘kutsal annelik’ üzerinden tarif eden AKP, tasarıda kadınları çocuk doğuran ve evlat edinen kadınlar olarak ayırmaktadır. Kadınları esnek çalışmaya ikna etmek için hazırladığı bu tasarı da bile cinsiyetçilik yapmakta, kadınlara müjde gibi sunduğu bu emek düşmanı cinsiyetçi politikaları uygularken bile evlat edinen kadınlara ayrımcılık uygulamaktadır. Yıllardır kadınların, çocuk bakımının ebeveynlerin ortak sorumluluğu olduğunu dile getirmesine rağmen ‘ebeveyn izni’ talebini görmezden gelen AKP, tasarıda ‘analık izni’ olarak tarif ettiği doğum sonrası izinle çocuk bakımını kadına yüklemeye devam ediyor.
Geleneksel toplumsal rollerin korunmasında ısrarlı olan hükümet, ‘Çocuğu olan memur anne ve/veya babaya, çocuğun mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden ay başına kadar normal çalışma süresinin yarısı kadar çalışma imkanı’ ile kadınların sadece doğumdan sonra değil çocuk okula başladıktan sonra da evde kalmasının zeminini döşüyor. Her ne kadar anne ve/veya baba olarak tanımlansa da bu tanım doğrudan kadınları hedef almaktadır. Yoksulluğa mahkum edilen kadınlara bir de evde ücretsiz belletici görevi verilmektedir.
Kadınların Kazanılmış Hakları Gasp ediliyor
AKP, emekçi düşmanı politikalarını hayata geçirirken sadece kadınları kullanmak ve cinsiyetçiliği derinleştirmekle kalmıyor, kadınların kazanılmış haklarını da gasp ediyor. Doğum sonrası yarı zamanlı çalışmayı getirirken, kadınların mücadele ile kazandığı süt iznini kaldırıyor. Günlük çalışma süresinin yarısına denk gelen yarı zamanlı çalışırken kadınlar süt iznini kullanamayacak. Böylece AKP, hem doğum sonrası esnek çalıştırdığı hem de onun yerine güvencesiz geçici çalıştırdığı kadınların süt izni hakkını ortadan kaldırmış oluyor.
Bir diğer hak gaspı ise 657 sayılı kanuna tabi çalışan kadınlar doğum sonrası yarı zamanlı çalışma ile her ne kadar mali ve sosyal hakları zarar görmeden yararlanacaktır denilse de uygulama öyle değil. Uygulamanın nasıl olacağını tarif eden bölümde ‘Derece yükselmesi ile kademe ilerlemesi için aranan süreler açısından bu şekilde çalışılan dönemdeki hizmet süreleri yarım olarak dikkate alınır.’ maddesi yer alıyor. Aynı bölümde ‘yarı zamanlı çalışma tam ücret’ propagandasının nasıl bir düzmece olduğu ise ‘Yarı zamanlı olarak çalışılmaya başlanan günü izleyen aybaşından itibaren normal zamanlı çalışılması halinde ödenmesi gereken sigorta primine esas aylık kazanç ya da emekli keseneğine esas aylık tutarının yarısı üzerinden sigorta primi ve emekli keseneği ödenir’ denilerek uzun olan emeklilik süresi daha da uzatılıyor ve neredeyse kadınlar için emeklilik hayal oluyor.
Biz Eğitim Sen olarak AKP’nin işçi ve emekçi düşmanı politikalarını kadınlar üzerinden hayata geçirme anlamı taşıyan bu kanun taslağını kabul etmiyoruz. İşçi ve emekçi kadınları bu tasarıya karşı, kazanılmış haklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz. Esnek ve güvencesiz çalışmanın ilk önce kadınlarda uygulanacağı, kadınların kazanılmış haklarını gasp eden ve kadını eve hapsetmenin yollarını döşeyen bu tasarı derhal Meclis Alt Komisyonu’ndan geri çekilmelidir.