AKP iktidarı 15 Temmuz darbe girişimini emek ve demokrasi güçleri başta olmak üzere tüm demokratik muhalefeti susturmanın fırsatına dönüştürmeye devam ediyor. Saray/AKP bir taraftan tek adama dayalı dikta rejmini hayata geçirmek için “Allahın Lütfu” olarak gördüğü OHAL KHK’leri ile emekçileri açığa almaya, işine son veremeye devam ediyor diğer taraftan bu hukuksuzluğa karşı mücadele edenlerin sesi gazete ve televizyonları hedef alıyor.
Bu kapsamda en son dün gece Başbakanlığın talimatı ile aralarında İMC, Hayatın Sesi TV, TV 10,Van TV, Jiyan TV ve Zarok TV’nin de bulunduğu 12 televizyon kanalı ve radyonun yayınına TÜRK SAT tarafından son verilmiştir.
‘Cemaatle mücadele ‘kisvesi altında başlanan saldırıların sendikal eylemleri gerekçe gösterilerek KESK’e bağlı sendikaların binlerce üyesinin açığa alınmasına, yüzlercesinin ihraç edilmesine, yüzlerce gazetecinin gözaltına alınıp onlarcasının tutuklanmasına nihayetinde muhalif basın yayın organlarına, TV’lere uzanması emeği, demokrasiyi ve barışı savunan her kesimin hedef haline getirildiği bir AKP darbesi ile karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Öte yandan ekran kapatmada ve ceza vermede rekor kıran RTÜK’ün bile devre dışı bırakılarak TV ve radyo yayınlarına son verilir hale gelinmesi siyasi iktidarın artık hukuku işletiyormuş gibi yapma ihtiyacı bile duymadığını göstermektedir.
Emekten, demokrasiden, eşitlikten ve kardeşlikten yana muhalif basın yayın organlarına uygulanan bu baskı sadece basın yayın organlarına değil, demokrasiye, ifade özgürlüğüne, halkın da haber alma hakkına vurulan bir darbedir.‘Milyonerlerin değil, milyonların sesi’ olan televizyon kanallarının bir avuç milyonerin çıkarını temel alan sermaye iktidarları tarafından susturulması kabul edilemez.
KESK olarak Anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin açıkça ihlali olan muhalif basını, düşünce ve ifade özgürlüğünü hedef alan bu saldırıyı kınarken karşısında en ufak bir sese dahi tahammülleri kalmamış olanlara soruyoruz;
Demokrasiyi, barışı, emeği savunanların sesini nereye kadar susturabileceğinizi sanıyorsunuz?
Bizler demokrasiyi, barışı, emeği savunanlar OHAL’i arkanıza alarak hayata geçirdiğiniz saldırılara rağmen asla susmayacağız.
Üzerimizde yaratılan baskı ve kuşatma ne kadar artsa da,
Yaşadığımız hukuksuzluk karşısında çok kanallı yandaş medyadan suskunluk aksa da,
“GERÇEK YÜRÜYOR. VE HİÇ BİR ŞEY ONU DURDURAMAYACAK!”
Gerçekler var oldukça onu haberleştiren, yayınlayanlar da olacaktır.
Konfederasyonumuz KESK, darbe, OHAL ve KHK hukuksuzluğu ile binlerce kamu emekçisinin açığa alınması, işten çıkarılması ve halkın iradesini ortadan kaldıran kayyım uygulamalarına karşı hazırladığı eylem planını bugün Mülkiyeliler Birliği’nde düzenlediği basın toplantısıyla kamuoyuna duyurdu.
KESK MYK üyeleri ve KESK’e bağlı sendikaların yöneticilerinin katıldığı toplantıda basın açıklamasını KESK Eş Genel Başkanı Şaziye Köse okudu.
Köse’nin yaptığı açıklama şöyle:
Değerli Basın Emekçileri
“Darbecilerle mücadele” adı altında emekçilere, işçilere, toplumsal muhalefete bedel ödetildiği, tam anlamıyla bir zulüm döneminden geçiyoruz. OHAL’le, KHK’lerle süren saldırı dalgasından, her dönem darbelerin-sıkıyönetimlerin, OHAL’lerin hedefi haline gelen konfederasyonumuz KESK’ de payına düşeni alıyor. Üyelerimiz kokteyl gerekçelerin öne çıktığı KHK’lerle FETÖ torbasına doldurulup açığa alınıyor, ihraç ediliyor.
Her fırsatta “mili irade”den dem vuran siyasal iktidar seçilmiş belediye başkanlarını görevden alarak kayyımlar atıyor. Bir taraftan halkın iradesi gasp edilirken diğer taraftan belediyelerde çalışanların iş güvenceleri pamuk ipliğine bağlanıyor.
Dünya Barış Gününde çıkarılan 672 sayılı KHK ile bağlı sendikalarımızın üyesi 200’ü aşkın arkadaşımız kamudan ihraç edildi. Okulların açılmasına on gün kala 9.800’ü bağlı sendikamız EĞİTİM SEN üyesi olmak üzere toplam 11.301 eğitim emekçisi açığa alındı. Ardında da farklı illerde soruşturmalar başlatıldı. İşin garip tarafı Saray başta olmak üzere hemen herkes kamuda açığa almalarda, ihraçlarda “at izi it izine karşıtı” tespiti yapıyor. Ancak aileleri ile birlikte üç yüz bin insan sorgusuz, sualsiz, nedeni ve ispatı olmadan “ kurunun yanında yaş da yanar” denilerek sokağa atılmışken siyasal iktidar saldırı dalgasını daha da büyütmekten geri durmuyor. Öyle ki bu haksız, hukuksuz açığa almaları OHAL hukuku ile açıklamak bile mümkün değil.
Değerli Basın Emekçileri
KESK her dönem emek, demokrasi ve barış düşmanlarının hedefinde olmuştur. Bugün de aynı kesimlerin hedefindedir. KESK olarak, ne zaman haklarımızı, özgürlüklerimizi yok sayan düzenlemelere, saldırılara karşı emek ve demokrasi mücadelemizi yükseltsek karşımızda korku imparatorluğunun “ustalaşan” mimarlarını bulduk.
Bugün de üyelerinin hak ve çıkarlarını korumakla, geliştirmekle görevli her sendikanın, her konfederasyonun yapması gereken sendikal faaliyetlerimiz darbe girişimi fırsatçıları tarafından açığa almaların, ihraçların, gözaltı ve tutuklamaların gerekçesi haline getirilmek isteniyor. Tek adama dayalı dikta rejmini hayata geçirmenin fırsatı, onların deyimi ile “Allahın Lütfu” bu OHAL düzeninde bir kez daha hedef tahtasına konmuş olmamız bizim için aslında şaşırtıcı değildir. Sözün özü KESK bugün de emek, demokrasi ve barış düşmanlarının hedefindedir.
KESK hedefte, çünkü KESK, güvencesiz, esnek istihdamı temel istihdam biçimi haline getirmeyi, bireysel performansa göre birbirinin rakibi haline getireceği kamu emekçilerini kendisine biat eden “kapı kullarına” dönüştürmeyi hedefleyenlerin önündeki en büyük engeldir.
Değerli Basın Emekçileri;
KESK hedefte, çünkü KESK her türlü baskıya, engellemeye rağmen herkese güvenceli iş güvenli gelecek talebinden taviz vermeyen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür.
KESK hedefte, çünkü KESK, tüm toplumsal yaşamın dinsel referanslarla yeniden yapılandırılmasına karşı laik ve seküler yaşamın yılmaz savunucusudur.
KESK hedefte, çünkü KESK en başından beri kesintisiz olarak sürdürdüğü parasız, ulaşılabilir ve nitelikli kamusal hizmet mücadelesi ile kamu hizmetlerini tasfiye etmeyi hedefleyenlerin önünde engeldir.
KESK hedefte, çünkü KESKsadece üç milyon kamu emekçisinin değil, emekten, demokrasiden, barıştan yana milyonların sesidir.
KESK hedefte, çünkü KESK, kamu emekçilerinin yıllardır sınırlanan iş güvencesini tamamen ortadan kaldırmak isteyenlere karşı, sadece “iş güvencesi kırmızı çizgimizdir” diye beylik açıklama yapıp köşesine çekilen, üyeleri ihraç edilirken-açığa alınırken kılları dahi kıpırdamayan “sendikamsı” yapılara benzemez. Sadece kendi üyeleri için değil, ayrımsız tüm kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarını korumayı en başından beri görev bilir.
Her şeyden önemlisi KESK hedefte, Çünkü KESK, sendikal mücadelenin demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir parçası olduğunu bilen kamu emekçilerinin mücadele örgütüdür. İşte bunun için aslında hedefte olan sadece bağlı sendikalarının üyeleri açığa alınan, ihraç edilen, gözaltına alınan, tutuklanan KESK değil, emek, barış ve demokrasiyi savunan herkestir.
Çünkü AKP iktidara geldiği günden bugüne toplumsal yaşamın tüm hücrelerini kendi ideolojisine uygun bir ‘yeni’ rejime göre şekillendirmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Bu ‘yeni’ rejimde demokrasiye, barışa, emeğe, sendikal hak ve özgürlüklere, laik-seküler bir yaşama, adalete ve hukuka yer olmadığı Saray ve AKP tarafından özellikle 7 Haziran seçimleri sonrasında atılan her adımla daha fazla netleşmiştir. 7 Haziran seçimlerinden sonra ise Saray/AKP işbirliğinde bir sivil darbe sürecinin işletildiği bilinmektedir. Bugün ise en tepedeki isim tarafından “Allahın bir lütfu” olarak nitelendirilen 15 Temmuz darbe girişiminin OHAL ilanı ile fırsata çevrilerek bu sivil darbe sürecin derinleştirildiği bir süreçten geçiyoruz.
Bu nedenle bugün genelde toplumun en geniş kesimleri özelde kamu emekçileri olarak sıkıştırıldığımız bu cendereden çıkmanın tek yolu sıramızı beklemeden, haklarımızı korumak için zaman kaybetmeden bir arada birleşik mücadeleyi örmekten geçmektedir.
Bunun için 29 Eylül Perşembe gününden başlayarak işyerlerinde ve yerellerde;
OHAL kaldırılsın
KHK’LER geri çekilsin
“İhraç edilen ve açığa alınan Kamu emekçileri derhal görevlerine iade edilsin” talepleri ile yurt genelinde bir imza kampanyası ile eylemlerimize start vereceğiz.
Yine 29 Eylül Perşembe gününden başlayarak 15 Ekim tarihine kadar işyerlerinde, kent meydanlarında kuracağımız stantlarda “İşimize ve geleceğimize sahip çıkıyoruz. Bu ağır saldırıyı da püskürteceğiz” başlıklı bildiri dağıtımı yapacağız.
1 Ekim 2016 tarihinde merkezi basın açıklamaları yapacağız.
5 Ekim Dünya Öğretmeler Günü vesilesiyle “Güçlü ve Demokratik Bir Toplum İçin Öğretmene Değer Ver!” teması ile illerden katılımla Milli Eğitim Bakanlığı önünde oturma eylemi yapacağız.
1-2 ve 6-7-8 Ekim tarihlerinde öncelikli olarak açığa almaların yüksek olduğu illerden başlayarak üyelerimizle geniş katılımlı toplantılar yapacağız.
10 Ekim katliamının yıl dönümünde yurt çapında yapacağımız eylem ve etkinliklerle barış karanfillerimizi anacağız.
Emek ve demokrasi güçlerinin katılımı ile OHAL kaldırılsın diye bir kez daha haykırmak için 12 Ekim’de illerden yola çıkan yürüyüş kollarımızla 15 Ekim sabahı Ankara’da olacağız.
Buradan bir kez daha hak ve özgürlükleri bu OHAL düzeni ile tamamen ortadan kaldırılmak istenen kamu emekçileri başta olmak üzere, emekten, demokrasiden, barıştan, insanca bir yaşamdan yana olana herkese sesleniyoruz;
Gün, umutsuzluk günü değil, umudu, dayanışmayı, direnişi, mücadeleyi büyütme günüdür. Ülkemizde yepyeni, mutlu bir hayatın filizlenmesini sağlayacak, Umut sende, bende, bizde..Umut Birliğimizde, Mücadelemizde, Dayanışmamızda.
Üstümüze çöken kara bulutları dağıtacak tek güneş birliğimiz, direnişimiz, yarına olan umudumuzdur. Şimdi birbirimize her zamankinden daha fazla kenetlenerek dayanışma, direnme zamanıdır.
Haklı mücadelemizi baskı altına almaya çalışan, her türlü hukuk dışı ve fiili uygulamalar karşısında geçmişte olduğu gibi bugün de sesiz kalmayacağız. Ortak değerlerimize sahip çıkmaya devam edecek, fiili ve meşru mücadelemizi her koşulda sürdürmek içinbirbirimize daha fazla kenetlenecek bu oyunu bozacağız. Zulmün ve zorbalığın efendileri önünde asla boyun eğmeyeceğiz.
23 Eylül Cuma günü (bugün) Mülkiyeliler Birliği’nde Emek ve Demokrasi için Güçbirliği‘nin düzenlediği basın toplantısında ortak açıklamayı DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Genel Başkanı Kani Beko yaptı. Basın metni aşağıdadır.
Haksızlığa, Hukuksuzluğa, OHAL’e Karşı Direnmek Haktır!
Türkiye 7 Haziran 2015’den beri olağanüstü bir dönem yaşamakta, fiili bir darbe sürecinden geçmektedir.
Haziran 2015’teki genel seçimlerde halkın ortaya koyduğu iradeye saygı gösterilmemesinin ardından “ya başkanlık ya kaos” olarak dayatılan süreçte, katliamlarda, çatışmalarda binlerce insan yaşamını yitirmiş, başkanlık rejimine fiilen geçilmiş, parlamento işlevsizleştirilmiş, hukuk tamamen vesayet altına girmiş, bu koşullar altında kanlı bir darbe girişimi yaşanmış, bu darbenin başarısız olmasından sonra da iktidar kendi darbe sürecini sürdürmeye devam etmiştir.
15 Temmuz’da başarısız olan darbecilerin olası icraatları, 15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal dönemindeki rutin uygulamalar haline gelmiştir.
15 Temmuz darbe girişimini “Allahın lütfu” olarak değerlendiren iktidarın kastettiği “lütuf”, muhalefetin bastırılması, yıllarca işbirliği yaptıkları darbecilerle ortak işledikleri suçların üzerinin örtülmesi ve kamunun farklı dini cemaatler arasında paylaşılmasıdır.
HAKSIZ HUKUKSUZ TASFİYELERE HAYIR!
15 Temmuz darbe girişimi ile somut bir bağlantısı olmadan haksız bir biçimde açığa alınan/ihraç edilen 100 binin üzerinde emekçi, haklarında bir mahkeme kararı olmadan “suçlu” ilan edilmiştir. Hukukun ilkeleri ayaklar altına alınarak “masum” olduklarını ispat etmeleri istenmektedir.
Kamuda haksız-hukuksuz biçimde işten atılanların yerine “sözlü sınav” ile, yani herkesin malumu olduğu üzere “torpil” ile personel alınacak olması, liyakatin yerini tam “sadakat” ve tam “biat” düzenini alacağının göstergesidir.
Sözlü sınavın yanı sıra sözleşmeli istihdamın da dayatılması tesadüf değildir. Amaç kamu emekçilerini tamamen güvencesizleştirmek, böylece daha ucuza, kölece çalıştırırken iktidarın politikalarına da itiraz etmemelerini sağlamaktır.
Barış talebiyle bir bildiriye imza atan akademisyenlerin üniversitelerle ilişiklerinin kesilmesi, iktidarın savaş ve baskı politikalarına karşı hiçbir demokratik itirazın istenmediğinin kanıtıdır.
Son olarak neredeyse tamamı KESK’e bağlı EĞİTİM-SEN üyesi olan 11 binin üzerinde öğretmenin sendikal faaliyetleri üzerinden fişlenerek işten çıkarılması, iktidarın kamu emekçilerinin sendikal örgütlülüğünü ve özellikle de iş güvencesini hedef aldığını bir kez daha göstermektedir.
Sendikal faaliyetler, demokratik, barışçıl eylem ve etkinliklere katılım gerekçesiyle yaşanan açığa alma ve ihraçlar, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine göre de hukuksuzdur. Bu hukuksuzluk sadece haksız olarak ihraç edilen ve açığa alınan kamu emekçilerini ve ailelerini değil, tüm yurttaşları mağdur edecek bir uygulamadır.
Tam da yeni eğitim-öğretim yılı başlarken 18 milyon öğrenciyi öğretmensiz, hastaları hekimsiz, hemşiresiz bırakma pahasına girişilen bu cadı avı, kamu hizmetlerinin sürekliliğini ve niteliğini de tehdit etmektedir.
Eğitim alanında “cemaatin temizlenmesi” adı altında süren işten çıkarmaların, laik, bilimsel, parasız ve anadilinde eğitimi savunan eğitim emekçilerine uzanması, eğitimin dinselleştirilmesi ve ticarileştirilmesi planlarından bağımsız düşünülemez.
Bizler kamuda yaşanan ve tüm yurttaşlarımızı tehdit eden bu darbeci zihniyete karşı mücadele etmenin bir hak olduğunu buradan bir kez daha ilan ediyoruz.
Eğer bu haksızlık ve hukuksuzluklarda ısrar edilirse, kimsenin kuşkusu olmasın ki her okul, her üniversite, her hastane, her kamu kurumu, emekçilerin, öğrencilerin, velilerin, hastaların, hasta yakınlarının, kısacası tüm yurttaşların ele ele omuz omuza darbeye direnecekleri demokrasi mücadelesi alanları olacaktır.
HALKIN İRADESİNİN GASPINA HAYIR!
Darbe girişimi gerekçe gösterilerek, ülkeyi KHK’lerle yönetmek, kuvvetler ayrılığını yok etmek, tüm yetkileri Başkomutan adı altında tek bir kişide toplamak, mahkeme kararı olmadan infazlara girişmek, her türlü demokratik hakkın kullanımını ortadan kaldırmak, tüm muhalif kesimlere karşı savaş açmak darbe değildir de nedir?
Bu sürecin son adımı belediyelere kayyum atanmasıdır. Bugüne kadar defalarca denetlenmiş, denetimsiz tek bir gün geçirmemiş, buna rağmen bir suç unsuru bulunamamış belediyelere KHK ile kayyum atamak, kendini mahkeme yerine koymaktır. Cumhurbaşkanlığına ya da başka bir mevkiye seçilmiş olmak, hiç kimseye kendini mahkemelerin yerine koyma, halkın oy verdiğinin yerine atanmışı ikame etme, yani darbe yapma hakkını vermemektedir.
Bu hukuksuzluğun amaçları bellidir:
Belediyelere kayyum atanması, halkın iradesine saldırıdır.
Belediyelere kayyum atanması, kentsel dönüşüm adı altında rant projelerinin önündeki engellerin kaldırılmasını amaçlamaktadır.
Belediyelere kayyum atanması, belediyelerdeki işçilerin ve emekçilerinin sendikal örgütlülüğünü de hedef almakta, sendika değiştirmeye yönelik baskılar artmaktadır.
Bizler halkın iradesini hedef alan, gasp eden her türlü darbeye karşı direnmenin bir hak olduğunun altını bir kez daha çiziyoruz.
OHAL DÜZENİNE HAYIR!
15 Temmuz darbe girişimi sonrası demokrasinin güçlendirilmesi yolu seçilmemiş, aksine ilan edilen Olağanüstü Hal ile hukuk, evrensel insan hakları ve hatta parlamenter demokrasi büyük oranda askıya alınmıştır.
15 Temmuz’da “paralel darbeciler” püskürtülmüş ancak tek adam diktasını dayatan süreç daha da hızlandırılmıştır.
Başkanlık sistemi adı altında tek adam diktasına geçmek için gerekli çoğunluğu sandıktan alamayanlar, OHAL rejimi ve “Başkomutan” söylemleri ile hayallerindeki rejimi fiili olarak hayata geçirmektedirler.
Olağanüstü Hal’in uzatılmasına dair son günlerde yapılan açıklamalar bir kez daha göstermektedir ki, OHAL’in amacı iddia edildiği gibi darbecilerle mücadele değil, sandık yoluyla elde edemedikleri anti-demokratik, otoriter rejim özlemlerini gerçekleştirmektir.
Bu ülkenin yurttaşları darbelerden darbe, darbecilerden darbeci beğenmek zorunda değildir. OHAL adı altında parlamentonun işlevsizleştirilmesi, yasama-yürütme ve yargının tüm yetkilerinin tek bir kişide toplanmasına karşı demokrasiyi savunmak bir haktır ve bugün burada toplanan emek ve demokrasi güçleri için bir görevdir.
OHAL adı altında ülkeye giydirilmek istenen deli gömleğini parçalamak, tek adam diktasına dayalı yeni rejimin kalıcılaşmasına karşı durmak, hukukun, adaletin, barışın hakim olduğu, laik, demokratik bir ülkeyi yaratmak için emek, barış ve demokrasi güçlerinin ortak mücadelesi dışında başka bir yol görülmemektedir.
Bizler buradan bir kere daha ilan ediyoruz ki, hukuku, adaleti, barışı, laikliği, demokrasiyi kazanmak için sokak sokak, meydan meydan, mahalle mahalle, okul okul, hastane hastane, belediye belediye, işyeri işyeri kol kola, omuz omuza demokratik mücadele hakkımızı kullanacağız.
1 EYLÜL 2016 DÜNYA BARIŞ GÜNÜ AFİŞİMİZ Savaşsız bir dünya dileğiyle… #1eyluldunyabarisgunu
1 Eylül Dünya barış günü kutlu olsun. Almanya 1 Eylül 1939 yılında Polonya’yı işgal etti. Bu aynı zamanda arkasında 52 milyon ölü, milyonlarca yaralı ve moloz yığınına dönen şehirler bırakacak İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarih oldu. Savaş sona erdikten sonra ise yıkımın izlerinin silinmesi için 1 Eylül ‘Dünya Barış Günü’ ilan edildi.
Erkan Aydoğanoğlu AKP Hükümeti tarafından dayatılan zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi ile ilgili soruları cevaplandırdı.
1- ZORUNLU BİREYSEL EMEKLİLİK SİSTEMİ (BES) NE ANLAMA GELİYOR?
Asıl adı “Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi” olan Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) Türkiye’de 2001 yılından bu yana uygulanıyor. Sistemin asıl amacı katılımcıların tasarruflarının bir fon hesabı üzerinden piyasada değerlendirilerek işletmek. Sisteme giren katılımcılar 56 yaşına kadar her ay düzenli prim ödemek zorundalar. Bireysel Emeklilik Sisteminde yer alan en avantajlı katılımcı grubu 46 ve üzeri yaş grubu olduğu halde yaş sınırının 45 ve altı yaş grubunu kapsaması hükümetin daha fazla kaynak yaratmak için prim ödeme süresini özellikle uzun tutmak istediğini gösteriyor.
2- HÜKÜMET ZORUNLU BES İLE NEYİ AMAÇLIYOR?
Basında “ikinci emeklilik” olarak pazarlanan zorunlu BES ile Hükümetin asıl amacı, işçilerden yapılan kesintilerle oluşturulacak fon hesabındaki paraları ekonominin ve patronların kaynak ihtiyacı için kullanmak. Fon kaynakları hükümet tarafından özellikle “çılgın projeler” ve patronlara kaynak aktarmak için kullanılacak. Tıpkı İşsizlik Sigortası Fonu’nda biriken paraların işsizlerden çok başka alanlarda kullanılması gibi, emeklilik fonlarında biriken paraların da hükümet yatırımları, borçların ödenmesi ve patronlara yönelik teşvikler için kullanılmasının önünde herhangi bir engel yok.
3- ZORUNLU BES NE ZAMAN BAŞLIYOR VE KİMLERİ KAPSIYOR?
Zorunlu BES resmi olarak 1 Ocak 2017’de başlayacak. Hükümet, “zorunlu” ifadesinin olumsuz etkisini azaltmak için “otomatik katılım” ifadesini kullanıyor. 1 Ocak 2017’den itibaren 45 yaş altında bulunan tüm ücretliler (işçiler ve memurlar)bu düzenlemenin kapsamı içinde. Yaklaşık 13 milyon kişiyi ilgilendiren bu düzenleme ile işçilerin sırtından 100 milyar TL’lik hazır kaynak yaratılması hedefleniyor.
4- PRİM KESİNTİLERİ NE KADAR OLACAK?
2017 yılında asgari ücret alan bir işçinin prime esas kazancının (ücret, ikramiyeler, sosyal ödemeler vbdahil) yüzde 3’ü zorunlu BES primi olarak, patronlar tarafından kesilecek ve işçilerin iradesi dışında patronların belirlediği fon hesabına yatırılacak. Bugünkü ücretlere göre yapılacak kesintiler 50 TL ile 320 TL arasında değişiyor. 2017’de bu miktarlar ücret artış oranına göre daha da artacak. İşçilerin ikramiyeleri varsa, ikramiye aldıkları ay yapılacak kesinti daha fazla olacak. Asgari ücretle çalışan işçilerin ücretinden bugünkü hesaplamayla aylık 50 TL, yıllık 600 TL kesinti yapılacak. İşçinin aylık prime esas kazancı 2.000 TL ise aylık 60 TL, yıllık 720 TL kesilecek. Aylık prime esas kazanç 3.000 TL ise, aylık 90 TL, yıllık 1.080 TL kesilip, Bireysel Emeklilik Fonuna aktarılacak.
5- BİREYSEL EMEKLİLİK İLE “İKİNCİ EMEKLİLİK ŞANSI” İDDİASI NE KADAR DOĞRU?
Ekim 2008’de çıkarılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) kanunu ile bir taraftan emeklilik yaşı 65’e çıkarılırken, işçi ve memur emeklilerine ödenen emekli maaşı bağlama oranları kademeli olarak düşürüldü. Bu değişikliğe göre örneğin 2008 öncesinde emekli olan bir işçi son brüt maaşının yüzde 65’ini emekli maaşı olarak alabiliyorken, yapılan düzenleme ile bu orankademeli olarak yüzde 50’ye düşürüldü. Başka bir ifade ile 2008 sonrasında işe başlayan işçilerin emekli olduklarında maaşları yüzde 23 daha düşük olacak. İşçilerin emekli maaşlarındaki yüzde 23’lük azalmayı karşılamadığı için “ikinci emeklilik” ya da “ek gelir” iddiaları gerçeği yansıtmıyor.
6- ZORUNLU BES İLE İŞÇİLERE “EK GELİR” SAĞLANACAĞI İDDİASI NE KADAR GERÇEKÇİ?
Yapılan bilimsel araştırmalara göre Türkiye’de bir işçi çalışma yaşamı boyunca en az 6 farklı işte çalışıyor, belirli bir süre işsiz kalıyor ve her seferinde düşük ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Türkiye ekonomisindeki istikrarsızlıklar, yüksek enflasyon ve TL’nin sürekli değer kaybetmesi dikkate alındığında, yüzde 25 devlet katkısına rağmen, zorunlu BES’ten işçi ve emekçilerin kazançlı çıkması bir yana, çalışırken yapılan yüzde 3’lük prim kesintilerinin tam olarak geri alınması da mümkün görünmüyor. Tıpkı geçmişte uygulanan “zorunlu tasarruf fonu” uygulamasında olduğu gibi, zorunlu BES konusunda da benzer bir sonucun ortaya çıkması mümkün.
Uygulama 1 Ocak 2017’de başladığında, 45 yaş altındaki her işçi otomatik olarak sisteme dahiledilecek. İşçilerin bu süreçte “ben istemiyorum” deme hakkı yok. Ancak uygulama başladıktan sonraki 2 ay içinde (2 ay sonra değil) sonra işçiler cayma hakkını kullanarak sistemden ayrılabilir. Bu hakkı kullandığında kendi istedi dışında yapılan tüm kesintiler işçilere herhangi bir kesinti yapılmadan iade edilmek zorunda.
Devlet Tiyatrolarının önümüzdeki sezonu sadece ‘yerli ve milli’ oyunlarla açacağını duyurmasının ardından başlayan tartışmalar devam ediyor.
Devlet Tiyatrolarının önümüzdeki sezonu sadece “yerli ve milli” oyunlarla açacağını duyurmasının ardından başlayan tartışmalar devam ediyor. Kültür Sanat-Sen Genel Başkanı Yavuz Demirkaya DİHA’ya yaptığı açıklamada yapılanları, “sanata müdahale” olarak nitelendirdi.
Türk yazarların oyunlarının oynatılmasına itirazları olmadığını dile getiren Demirkaya, “Birçok oyun yazarımız ve gençlerimiz var. Tabii ki de destek verilmesi gerekiyor. Bunda bir sıkıntı yok. Ama evrensel normlarla tiyatro yazmış, dünyaca ünlü tiyatroya damga vurmuş kalemlerin Türk tiyatrosuna giremeyeceğini söylemek zır cahilliktir” dedi.
Sanat ve tiyatronun evrensel olduğuna ve yaşanılan yasaklamaların ise kabul edilemez olduğuna işaret eden Demirkaya, bu normların bir genel müdürün, kurulun, iktidarın sınırlandırması dahilinde olmadığına dikkat çekti. Demirkaya, “Dolayısıyla sanat kurumlarını gündemden düşürmedikleri bir nokta var. O da sanata müdahale etmek. Bu müdahalelerden vazgeçin” diye konuştu.
DT’NİN YABANCI ESER SERGİLEMEME LÜKSÜ YOK
Konuyla ilgili görüştüğümüz Devlet Tiyatroları İletişim Koordinatörü Murat Demirbaş, Kültür Servisine bir açıklama yaparak sezonun yerli oyunlarla açılacağı bilgisini doğruladı, ancak devamında yabancı oyunların da sahneleneceğini belirtti. Demirbaş, “Devlet Tiyatrolarının yabancı eserleri sahnelememesi gibi bir lüksünün olmadığını” vurguladı.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Nejat Birecik tarafından açıklanan kurumun yeni sezonu sadece “yerli ve milli” oyunlarla açılacağının duyurulmasına ilk önce tiyatroculardan itirazlar geldi. Şehir Tiyatrolarında yapılan yönetim değişikliği kararlarını protesto ederek kurumdaki Genel Sanat Yönetmenliğinden istifa eden Ayşenil Şamlıoğlu, tepkisini kişisel Twitter hesabından “Devlet Tiyatrosunun kuruluş yasasını hiçe sayan bir uygulama, o yıllardaki ufkun ne kadar gerisine düştüğümüzü gösteriyor, yazıktır…” diyerek gösterdi.
‘SHAKESPEARE İLE HALDUN TANER KARDEŞTİR’
Devlet Tiyatrolarında 18 yıl süreyle; oyuncu, yönetmen, sanat yönetmeni, genel müdür danışmanı ve kurucu üyesi olduğu Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği DETİS’de çeşitli dönemlerde Genel Sekreter, Genel Başkan görevlerini üstlenen Ahmet Mümtaz Taylan ise konuyla ilgili düşüncelerini Twitter hesabından yaptığı “Devlet Tiyatrolarında bu yıl yabancı oyunlar oynanmayacak. Shakespeare, Çehov oynayarak bu noktaya geldik, bakalım oynamayarak nereye gideceğiz?” paylaşımında dile getirdi.
Devlet Tiyatrolarında çalışan Eren Aysan da tepkisini Twitter hesabından “Tiyatronun merkezinde insan vardır. Bu yüzden Shakespeare ile Haldun Taner, Çehov ile Melih Cevdet, Ibsen ile Güngör Dilmen kardeştir.Nokta!” diyerek belirtti.
YENİ AKİT: MESELE YERLİ OLUNCA ÇILGINA DÖNDÜLER
Tiyatro sanatçılarının gösterdiği bu tepki sanatçılar ve sanatseverler tarafından destek görürken, Yeni Akit sanatçıların bu tepkisine “Mesele yerli olunca çılgına döndüler!” haberiyle karşılık verdi. Yeni Akit’e göre “Devlet tiyatroları tarihi bir adım attı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sessiz kalamayan tiyatrolar yerli ve milli bir tavırla yeni sezonu Türk oyunları ile açma kararı aldı. Devlet tiyatrolarında yuvalanmış millet düşmanı bir grup gezi zekâlı ise algı operasyonuna yeltendi.”
Haberin devamında şu ifadelere yer verildi; “Devlet tiyatrolarının bu milli refleksi yaşadığı toprağa yabancı sözde Aydın ve sanatçı geçinen güruhu rahatsız etti.
Eskisi gibi tiyatrolarda rahatça at koşturamayan ve birçoğu devlet tiyatrolarından atılan hainler, alçakça algı operasyonu yapmaya kalktı. Hala devlet tiyatroları içinde bulunan gayri milli unsurlar konuyu çarpıtarak medyaya servis etti.”
DT’nin kararının haberlerini yapan gazete ve sitelerin “Devlet Tiyatrolarına karşı yapılan algı operasyonuna hizmet ettiğini” iddia eden Yeni Akit haberinde, Sanatçı Ahmet Mümtaz Taylan’ı da hedef gösterdi. Taylan için gazete şu ifadeleri kullandı; “Ahmet Mümtaz Taylan gibi bu ülkede azınlık zihniyeti temsil eden isimler, Shakespeare ve Çehov gibi yazarların oyunlarının artık oynanmayacağı yalanını savurdu.”
Ahmet Mümtaz Taylan haberin içeriğini “Mesele yerlide değil, okumadaki kötü niyette. Niyet uçar, mâna kalır, bu da geçer…” diyerek değerlendirdi.
30 Ağustos 2016 Çarşamba Evrensel gazetesi (KÜLTÜR SERVİSİ)
Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmi Gazete’de yayımlandı. 45 yaş altı ücret karşılığı çalışanlara, otomatik olarak bireysel emeklilik yapılacak. Düzenleme, 1 Ocak 2017’de yürürlüğe girecek.
Kanuna göre, Türk vatandaşı olup 45 yaşını doldurmamış olanlardan ücret karşılığı çalışanlar, işverenin, kanun hükümlerine göre düzenlediği bir emeklilik sözleşmesiyle emeklilik planına dahil edilecek. İşveren, çalışanını otomatik katılım için emeklilik planı düzenleme konusunda Hazine Müsteşarlığınca uygun görülen bir şirketin sunacağı emeklilik planına dahil edebilecek. Bakanlar Kurulu, bu madde uyarınca emeklilik planına dahil edilecek işyerleri ile çalışanları ve bu kapsamdaki uygulama esaslarını belirlemeye yetkili olacak.
Çalışanın katkı payı, prime esas kazancının yüzde 3’üne karşılık gelen tutar olacak. Bu oranı iki katına kadar artırmaya, yüzde 1’e kadar azaltmaya veya katkı payına maktu limit getirmeye Bakanlar Kurulu yetkili olacak.
Bu tutar en geç, çalışanın ücretinin ödeme gününü takip eden iş günü, işveren tarafından şirkete aktarılacak. İşveren, katkı payını zamanında şirkete aktarmaz veya geç aktarırsa, çalışanın birikiminde oluşan parasal kayıptan sorumlu olacak.
Çalışan, otomatik katılıma ilişkin emeklilik sözleşmesinde belirlenen tutardan daha yüksek bir tutarda kesinti yapılmasını işverenden talep edebilecek.
ÇALIŞAN 2 AY İÇİNDE SÖZLEŞMEDEN CAYABİLECEK
Çalışan, emeklilik planına dahil olduğunun kendisine bildirildiği tarihi müteakip 2 ay içinde sözleşmeden cayabilecek. Cayma halinde, ödenen katkı payları, varsa hesabında bulunan yatırım gelirleri ile 10 iş günü içinde çalışana iade edilecek.
Şirket, cayma süresince ödenen katkı paylarının değer kaybetmemesini sağlayacak şekilde fon yönetiminden sorumlu olacak.
Cayma hakkını kullanmayan çalışan, belirlenecek hallerde katkı payı ödemesine ara verilmesini talep edebilecek.
Bu madde kapsamında bir emeklilik sözleşmesi bulunan çalışanın iş yerinin değişmesi halinde, yeni iş yerinde bu madde kapsamında bir emeklilik planı varsa, çalışanın birikimi ve sistemde kazandığı emekliliğe esas süresi yeni iş yerindeki emeklilik sözleşmesine aktarılacak. Yeni iş yerinde emeklilik planının bulunmaması halinde çalışan, talep ederse önceki iş yerinde düzenlenmiş sözleşme kapsamında katkı payı ödemeye devam edebilecek; talep etmezse emeklilik sözleşmesi sonlandırılacak.
1.000 LİRA DEVLET KATKISI
Çalışan adına Bireysel emeklilik hesabına ödenen katkı payları üzerinden devlet katkısı sağlanacak. Çalışanın cayma hakkını kullanmaması halinde, sisteme girişte bir defaya mahsus olmak üzere, bin lira ilave devlet katkısı sağlanacak. Bakanlar Kurulu, bu tutarı yarısına kadar artırmaya veya yarısına kadar azaltmaya yetkili olacak.
Emeklilik hakkının kullanılması halinde, hesabında bulunan birikimi en az 10 yıllık, yıllık gelir sigortası sözleşmesi kapsamında almayı tercih eden çalışana, birikiminin yüzde 5’i karşılığı ek devlet katkısı ödemesi yapılacak.
Çalışan katkı payının takip ve tahsil sorumluluğu şirkete ait olacak. Şirketlerce, fon işletim gideri kesintisi dışında başka bir kesinti yapılamayacak. İşverenin yükümlülüklerine ve yürürlüğe konulan düzenlemelere uymaması halinde, her bir ihlal için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca 100 lira idari para cezası uygulanacak.
Her ay açıklanan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının Ağustos 2016 ayı sonucuna göre, 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) bin 361 lira 60 kuruş oldu.
Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (Türk-İş) her ay açıklanan “açlık ve yoksulluk sınırı” araştırmasının 2016 Ağustos ayı sonucuna göre, 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) bin 361 lira 60 kuruş oldu.
Ayrıca “yoksulluk sınırı” olarak ifade edilen, gıda harcaması ile birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar ve yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarı 4 bin 435 lira 19 kuruş olarak açıklandı.
Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise bin 690 lira 35 kuruş olarak gerçekleşti.
Asgari ücretin net bin 177 lira olduğu ülkemizde, asgari ücret ile geçinmeye çalışan işçiler bu açlık ve yoksulluk sınırının çok altında yaşıyorlar.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna yönelik saldırıyı bir basın açıklaması yaparak kınadı. Açıklama şöyle:
“Bugün (25 Ağustos) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Artvin’in Şavşat ilçesinden Ardanuç ilçesine gittiği sırada konvoyuna yönelik silahlı bir saldırı gerçekleşmiştir.
Ülkemizin savaş politikalarıyla hızla uçuruma sürüklendiği, her gün bombaların patladığı bu kaotik dönemde, bu vahim saldırıyı kınıyor, Sayın Kılıçdaroğlu’na ve beraberindekilere KÜLTÜR SANAT-SEN olarak geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.”