Kültür-Sanat Sen Başkanı Yavuz Demirkaya, müzelerin özelleştirilmesiniöngören ihalenin yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle dava açtıklarını söylüyor. Müzelerin, halkı tarihle buluşturan önemli kültür merkezleri olduğuna dikkat çeken Demirkaya, şirketlere peşkeş çekilerek ticarileştirilmesinin kabul edilemez olduğunu belirtiyor.
2010 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü tarafından “bilet gelirlerinin kontrol edilemediği” gerekçesiyle, 2886 Sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 51. Maddesinin 9. Bendi uyarınca “Müze ve Ören Yerlerinin İşletimi, Giriş Kontrol Sistemlerinin Modernizasyonu ve Yönetimi İşi” ihalesi gerçekleştirilmiştir. Ayasofya Müzesi, Topkapı Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Efes Müzesi, Bodrum Sualtı Müzesi gibi Türkiye’nin en önemli 48 müze ve ören yerinin gişe ve kontrol sistemlerini kapsayan ihale, MTM-TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) iş ortaklığına tabiri caizse “pazarlık usulüyle ”verilirken, müzelerin altında yer alan ve daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletme Merkez Müdürlüğü’ne bağlı DÖSİMM mağazalarının işletim hakkı da TÜRSAB’a verilmiştir.
2010 yılında 48 müze ve ören yerinin giriş sistemlerinin özelleştirilmesinin ardından, Sendikamız, yapılan ihalenin “4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na göre yapılması gerektiği, ihale sonucunda müze ve ören yerlerinden elde edilecek gelirlerin hazine yerine özel sektöre aktarılacağı ve idari kadrolarda yer almayan kişilerin yönetimde ve gişelerde yer alacak olması nedeniyle güvenlik zafiyetinin oluşacağı” gerekçesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine Ankara 3. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştır; ancak ilk mahkeme sendikamızı yetkisizlikten dolayı reddetmiş, yapılan temyiz sonucunda Danıştay sendikanın dava açmaya yetkili olduğuna karar vermiştir. Yerel mahkeme ise, bu kez esastan ihalenin hukuka uygun olduğuna dair aleyhimize karar vermiş; ancak yapılan temyiz sonucu Danıştay esastan ihalenin hukuka aykırı olduğu kararını vermiştir. Bunun üzerine, Ankara 3. İdari Mahkemesi “ihalenin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında yapılması gerekirken, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’na tabi olarak yapılmasında hukuka uygunluk bulunmaması” nedeniyle Sendikamız lehine işlemin iptaline karar vermiştir.
Mevzuata göre; idarenin harcama yapmak suretiyle temin edeceği mal alımı, hizmet alımı ya da yapım ihalelerinin 4734 sayılı Kanuna göre; idareye gelir getirici nitelikteki ihalelerin ise 2886 sayılı Kanuna göre yapılması gerektiği açıktır. Bu noktada, söz konusu ihalenin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’na göre yapılması gerekirken, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu uyarınca gerçekleştirilmiş olması müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirin usulsüzce özel sektöre teslim edilmesi ve kamunun büyük zarara uğratılması demektir. Müzelerden elde edilen gelire yönelik örnek vermek gerekirse, müze gişe modernizasyon ihalesi kapsamındaki 48 müze ve ören yerinden 2009 yılında 147 milyon lira, 2011 yılında 298 milyon lira, 2012 yılında 272 milyon lira, 2013 yılı 313 milyon lira gelir elde edilmiş olup, bu rakam ülke genelindeki müze ve ören yerleri gelirlerinin yüzde 88’ini kapsamaktadır. Ayrıca, ihale kapsamında müze ve ören yerlerinden elde edilen bu gelirlerin ne kadarının devlet kasasından alınarak TÜRSAB’ın kasasına aktarıldığı ile ilgili sorularımıza yanıt verilmemiştir. Başbakanlık Bilgi Edinme Üst Kurulu’na yaptığımız itiraz sonucunda ise Bakanlık, talep edilen bilginin “ticari sır” niteliğinde olduğunu açıklamıştır!
Müze ve ören yerleri, halkı tarihle ve kültürel değerlerle buluşturan önemli kültür merkezleridir. Kamuya ait müze ve ören yerlerinin kaynaklarının şirketlere peşkeş çekilerek ticarileştirilmesi kabul edilemez bir uygulamadır. Açıkça görülmektedir ki, söz konusu ihale ile müze ve ören yerlerinden elde edilen gelirin özel şirketlere teslim edilmesi, müzeleri kamu yararına hizmet eden kurumlar olmaktan çıkarıp, sadece kar elde eden ticari kurumlar haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Sonuç olarak; özelleştirme iptali ile müze ören yeri giriş ücretlerindeki artışların önü kesilmiştir. Örneğin; TÜRSAB tarafından girişi kontrol edilen Manisa Müzesinin giriş ücretlerinde %100 (3 TL’de, 6 TL’ye) artış yapılmıştır. Böylece, özel sektöre aktarılan paraların devletin hazinesinde kalması sağlanmıştır. Bir kez daha görülmektedir ki; tüm özelleştirmeler halkın yararına olmamaktadır.
Kültür Sanat-Sen olarak, müze ve ören yerlerimizin ticarileştirilmesine karşı mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğimizi ve söz konusu davanın takipçisi olmaya devam edeceğimizi kamuoyuna duyururuz.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’Müze ve Ören Yerleri Gişelerinin ,Giriş Kontrol Sistemlerinin Modernizasyonu ve Yönetimi’ ihalesinin hukuka aykırı olduğuna ilişkin Sendikamız Genel Merkezi,15.04.2015 (yarın) tarihinde saat 11:00’de basın toplantısı yapılacaktır.
Müze ve Ören Yerlerinin Neden İhale edildiği? İhale sürecinde eksikliklerin neler olduğuna dair, konuları siz değerli basın mensupları ile paylaşmak istiyoruz.
Yer:Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Genel Merkezi
Son günlerde, 34. İstanbul Film Festivali kapsamında yayınlanacak olan “Bakur” adlı belgeselin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 5224 sayılı Kanuna dayanarak “kayıt-tescil ve eser işletme belgeleri olmadığı” gerekçesiyle sansürlendiği haberi basına yansımıştır. Böylece, her fırsatta sanat ve sanatçılar üzerinde baskısını hissettiren Bakanlık, bu uygulamasıyla bir kez daha kültür sanat politikalarına yönelik sansürcü anlayışını ortaya koymuştur.
Bilinmektedir ki, ticari dolaşıma giren filmlerin kayıt tescil belgesi alması ve sınıflandırılması anlaşılır ve olası bir uygulamadır; ancak festival filmlerinin böyle bir uygulamaya tabi tutulmasının dünyada bir örneği bulunmamaktadır. Hal böyleyken, film festivallerinde gösterilen filmleri kayıt tescil belgesi almaya zorunlu kılmak kabul edilemez çağdışı bir uygulama olup, her gün bir başka şekilde karşımıza çıkan siyasi sansür uygulamalarına yeni bir kılıf uydurma çabasından öteye geçememektedir.
Bu uygulamayla amaç, sadece bir filmin gösterilmesini engellemek değil, denetim üzerinden yaratılan sansürün kurumlarca içselleştirilmesi ve bir nevi oto sansür refleksine dönüşmesidir. Buna benzer uygulamalar, televizyon kanallarındaki sansürlerle her gün karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, bilinmektedir ki, geçen yıllarda mevcut siyasi iktidarın yürürlüğe koymak istediği “TÜSAK” yasası da benzer şekilde sanat kurumlarının özerklik anlayışına darbe vurarak, baskı, denetim ve sansür uygulamalarını arttırmayı amaçlamaktaydı. Yaşanan bu son olayda da, var olan ama genelde uygulanmayan, kontrol edici nitelikteki yasa, festivaller için bir nevi “Demokles’in Kılıcı” gibi öne sürülerek uygulanan sansür ve baskı meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Buradan hareketle, siyasi iktidarın son dönemlerde fütursuzca uyguladığı sansür vakalarını ve özelinde “Bakur” belgeselinin 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterimin engellenmesini protesto ediyor ve çağdaş demokrasilerde eşine rastlanılamaz bir uygulama olduğunu düşünüyoruz.
Kütüphaneler Haftası, okuma alışkanlığını teşvik etmek, kitap sevgisini artırmak ve toplumda kütüphanelere yönelik bilinci yükseltmek amacıyla 1964’ten beri Mart ayının son haftası kutlanmaktadır. Ancak, ülkemizde kültür ve sanata yönelik saldırılardan kütüphanelerimiz de payını almış, kütüphaneler hem nicel hem de nitel olarak daha da geriletilmiştir. Türkiye’de son dönemde 312 kütüphane kapatılmış, TÜİK’in Kültür İstatistikleri verilerine göre ise, 2004 yılında 1367 olan halk kütüphanesi sayısı 2013 yılında 1118’e gerilemiştir. Avrupa ülkelerine baktığımızda ise kütüphaneler açısından durumun oldukça farklı olduğu görülmektedir. EBLIDA (Kütüphane, Enformasyon ve Dokümantasyon Dernekleri Avrupa Bürosu) istatistiklerine göre; Almanya’da halk kütüphanesi sayısı 9550, Fransa’da ise 9400’dür. Kütüphanelere kayıtlı kullanıcı sayısı bakımından da Türkiye Avrupa ortalamasının çok gerisindedir. Fransa’da kayıtlı kullanıcı sayısı 11.3 milyon, İngiltere’de ise 11.4 milyon iken, Türkiye’de halk kütüphanelerinde kayıtlı kullanıcı sayısı sadece 1 milyondur. Rakamlar Türkiye’de kütüphaneye ve kitaba verilen değeri gözler önüne sererken, ayrıca kültür politikaları açısından da vahim bir tabloyu ortaya koymaktadır.
Okul kütüphanelerinin yetersizliği nedeniyle, kütüphaneler kitap okumak ve araştırma yapmak yerine sadece ödev yapmak ve sınavlara hazırlanmak amacıyla gelen öğrencilerin uğrak yeri haline gelmiştir. Böylece, kütüphaneler, asıl işlevleri olan topluma “kitap okuma, araştırma ve sorgulama” becerisi kazandırma görevlerinden giderek uzaklaşmaktadır. Bilinmektedir ki; özellikle halk kütüphanelerinin başta kırsalda olmak üzere ülkenin dört bir yanında, yeterli eğitim olanaklarına erişemeyen halka ve dezavantajlı gruplara yönelik birer “eğitim ve kültür merkezi” olma işlevi de bulunmaktadır. Ayrıca, eğitim sisteminde yaşanan geriye gidiş, genç beyinleri sorgulamaya itecek derslerin müfredatlardan çıkartılması, ezberci ve bilimsel olmayan eğitim sisteminin benimsenmesi gibi uygulamalar da kütüphanelerin gelecekteki akıbeti konusundaki endişelerimizi giderek arttırmaktadır.
Bilgi-belge yöneticileri ve uzmanlarının istihdam edilmelerinde yaşanan sıkıntılar ve bilgi merkezlerindeki alt yapı sorunlarının çözülmemiş olması ise toplumsal kültür politikalarını da olumsuz etkilemektedir. Öyle ki; ülkemizin birçok ilçesinde kütüphaneci dahi bulunmamaktadır. Zaten, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü’nün bütçeden ayrılan ödeneği yıllar itibariyle gittikçe kısılmış, uzman personellerinin mali, sosyal ve özlük haklarında gerekli iyileştirmeler yapılmamışken, nitelikli bir hizmet beklentisi de mümkün değildir.
Açıktır ki; ülkemizin toplumsal bellekleri olan kütüphaneler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir ülkede kütüphaneler niceliksel ve niteliksel olarak geriletildikçe, o ülkeden bilim, sanat ve yazın alanında yeterli üretim ve katkı beklemek imkânsızdır. Bu açıdan kütüphanelerin toplumsal önemi doğru kavranmalı ve kültür politikaları ivedilikle toplumsal fayda sağlayacak düzlemde tekrardan gözden geçirilmelidir.
Kültür Sanat-Sen olarak, geçmişten günümüze ışık tutan, toplumun bilim, kültür ve tarih belleğinin yegâne mekânları kütüphanelerimize ve kütüphane emekçilerimizin haklarına sonuna kadar sahip çıkmaya devam edeceğimizi vurgulayarak, tüm halkımızın Kütüphaneler Haftası’nı kutluyoruz.
Dünya Tiyatro Gününde; Dünyada ilk defa olarak, Sanatçılar, Tiyatrocular, Oyuncular, Yazarlar, Sinemacılar, Mimarlar, Sanat Severler sahnelerde olmak yerine Sahnemizi alanlar hakkında suç duyurusunda bulunmak amacıyla 27 Mart 2015, Cuma Günü, Saat:10.30’da Çağlayan’da İstanbul Adliyesi önündeyiz!
Türkiye’de eğitimden sağlığa her alanda yozlaşmanın ve gericileşmenin ivme kazandığı son dönemde toplumsal açıdan sanatın ve kültürel değerlerin önemi giderek daha da artmaktadır. Kültür ve sanatı “boş işler” olarak gören mevcut siyasal gerici zihniyet, tarihsel, kültürel, sanatsal değerleri de giderek yozlaştırmaya ve Orta çağ karanlığına itmeye çalışmaktadır. Sanata ve kültürel değerlere yöneltilen saldırıların tam ortasında mücadelemize devam ederken, öte yandan da tüm kamu hizmetlerinde olduğu gibi sanat ve kültür alanında görev yapan sanatçılarımızın esnek, güvencesiz, kuralsız çalışma koşullarına maruz bırakıldıkları gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bugün Devlet Tiyatroları mevcut yasalara rağmen işlevsiz hale getirilmeye çalışılmakta ve açıkça siyasal iktidarın ideolojisinin parçası haline dönüştürülmek istenmektedir. Ayrıca, sanatlarını büyük emeklerle icra eden sanatçılarımıza “belirli süreli hizmet sözleşmesi” ve “misafir sanatçı” gibi uygulamalar dayatılmaktadır. Geçen yıllarda gündeme gelen TÜSAK gibi halk ve sanat arasında uçurum yaratacak, halkın sanata erişimine ket vuracak ve sanatı “genel ahlak kuralları” kisvesi altında belli bir ideolojinin aracı haline getirecek uygulamalar ise kabul edilemezdir.
Son günlerde basında çıkan haberler ise toplumun sanatla ilişkisi açısından sevindirici ve umut vericidir. Her gün bir kaos ortamının yaşandığı ülkemizde Devlet Tiyatroları kapalı gişe oynamakta, sanat ve kültür etkinlikleri giderek ivme kazanmakta ve adeta “toplumsal terapi görevi” üstlenmektedir. Açıktır ki, halk sanatına ve sanatçılarına sahip çıkmaktadır.
Sanat, sansür, baskı ve rant ile mücadele ederken, sanatın üretildiği yapılar ise halka hizmet vermeleri engellenerek ya alışveriş merkezine ya da karakola dönüştürülmektedir. Örneğin, kültürel miras değeri taşıyan Atatürk Kültür Merkezi, 2008 yılından bu yana tek bir çivi dahi çakılmadan akıbetinin ne olacağını beklemektedir. Bu nedenle, Sendikamız, demokratik kitle örgütleriyle birlikte AKM’yi gündeme getirmek için “AKM’deyiz İnisiyatifi” adı altında bir oluşum başlatmıştır ve 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde yine bir dizi meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşu ile birlikte Çağlayan Adliyesi’nde basın açıklaması yaparak “AKM’yi istiyoruz” diyecektir.
Dünya Tiyatrolar Günü’nde sanatın özerk kimliğinin korunmasına ve sanat emekçilerinin sosyal ve ekonomik haklarına ilişkin taleplerimiz şöyledir;
Sanatın özerk olmasının önündeki tüm engeller ortadan kaldırılmalı ve anayasal güvence altına alınmalıdır.
Sanat kurumlarının yasalarına dokunulmamalı, sanatı baskı altına alacak tüm girişimler bir daha gündeme getirilmemelidir
Devlet Tiyatrolarında, Devlet Opera ve Balesinde ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı Senfoni Orkestraları, Koro ve Dans Topluluklarında çalışan sanatçı, teknik personel ve memurların özlük, mali ve sosyal haklarına ilişkin sorunlar çözülmelidir.
Misafir sanatçıların ve süreli sözleşmeli personelin kadroya alınması ivedilikle gerçekleştirilmelidir.
Özel tiyatroların yaşamasını sağlayacak sağlıklı destek mekanizmaları kurulmalıdır.
Sanat mekânları, ivedilikle halkın sanatla buluşacağı mekânlar olarak hizmete açılmalıdır.
2008’den beri perdeleri kapalı olan AKM’deki yenilenme çalışmaları ivedilikle başlatılmalı ve halkın hizmetine bir an önce açılmalıdır.
Yasal dayanağı bulunmayan performansa dayalı çalışma sistemine son verilmeli ve kadrolu, iş güvenceli, sendikalı istihdam biçimi benimsenmelidir.
Kültür Sanat-Sen olarak, tiyatro emekçilerimizin haklarına, sanatına ve sanat mekânlarımıza sonuna kadar sahip çıkmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurgulayarak, bütün dünyanın barışın ve sevginin başrolde olduğu bir sahne olması dileklerimizle, 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nü kutluyoruz.